Sanal Kimlik Bunalımları

like
İnsanoğlu, yüzyıllardır envai çeşit salgın hastalıkla boğuşmuş, tıp da yeteri kadar ileri olmadığından kitlesel ölümlerin önü alınamamış. Karanlık Ortaçağ’ın fare menşeli vebasının Avrupa’yı, 21. yüzyıl sonlarında Thames nehri kolerasının İngilizleri kırıp geçirdiği gibi adını duyduğunuz veya şimdi duyacağınız (bir kısmı tamamen uydurma terimler oldukları için duymamış olmanız normal) hastalık derecesindeki alışkanlıkların da günümüz gençliğinin sonunu hazırlamakta olduğu aşikâr.

Çocuklardan ebeveynlere, amcalardan teyzelere hatta babaannelere kadar toplumda her yaştan ve kesimden insanın kıyısından köşesinden bir şekilde içerisinde olduğu Facebook başta olmak üzere, her gün bir yenisi daha piyasaya çıkan sosyal medya araçlarının içinde olmayanımız neredeyse yok. Öyle ki, bu platformlarda boy göstermeyenlere uzaylı gözüyle bakar olduk. Yaygınlık ileri derecelere vardığında ve sosyal medya toplumun ayrılmaz bir parçası haline geldiğinde ise artıları kadar eksilerinin de piyasaya çıkması kaçınılmaz. Bu yazıda, sosyal hayatımızın dijital platforma taşınmasıyla ortaya çıkan ve bazılarına hepimizin aşina olduğu bir takım rahatsızlıklardan bahsedeceğim.

stalkerStalking:

Evet, yazıya en yaygınıyla başlamamız iyi oldu. Bence hastalıkların en sinsilerinden biri bu. Çünkü bu alışkanlık bir kere edinildiğinde kişinin ruhunu tam anlamıyla ele geçirene kadar  asla pes etmez. Stalking için; bir kişiyi sosyal medya hesapları aracılığıyla gizlice takip etmek, onla ilgili her konuyu gizlice  araştırmaktır denebilir. Profesyonelleştikçe daha da keyifli bir hâl alan stalker’lık, kişinin zihninde stalk edilen kişinin dayısının ikinci karısının en iyi arkadaşının kızlık soyadını dahi içeren bilgi kirliliğine yol açar. Gün geçtikçe masum bir meraktan çok daha öteye geçerek bir saplantıya dönüşür. Dokunmatik ekranların azizliğiyle fotoğraf beğenme, tweet favlama, takip isteği gönderme gibi talihsizlikler de devreye girdi mi stalker’larda minik çaplı kalp krizlerine yol açabilmektedir. Uzun lafın kısası; sağlığa son derece zararlı bir alışkanlıktır. Yol yakınken bırakınız.

fomoFOMO (Fear of Missing Out):

Bilgi akışının ve hızlı trend değişimlerinin hakim olduğunu günümüzde, her şeyden haberdar olmak neredeyse imkansız. Fakat elimizin altında her bilginin anahtarı cep telefonlarımız varken neden bir şey kaçıralım ki? İşte bu fobiye sahip kişilerin beyinlerinde sürekli döndürdükleri soru tam da bu. Fomo hastalarının en yakın dostu refresh tuşu, korkulu rüyaları ise içinde bulunamadıkları aktiviteler, katılamadıkları etkinlikler ve izleyemedikleri tv şovlarıdır.

phubbingPhubbing:

Dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Belki stalking’le uzaktan yakından ilginiz yok ve belki bir şeylerden geç haberdar olmayı o kadar da umursamıyorsunuz, ama eminim ki hepiniz hayatınızın bir döneminde baş başa dışarı çıktığınız arkadaşınıza sürekli telefonunuzla ilgilenerek sıkıntılı anlar yaşattınız. Telefon anlamına gelen “phone” ve hiçe saymak anlamına gelen “snubbing” kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş phubbing’in anlamı; kişinin yanındaki insanla ilgilenmek yerine cep telefonuyla ilgilenmesi. Sosyalleşmek adına her türlü mecrada profil sahibi ve onlarca WhatsApp grup sohbetine dahil kişiler olarak, iş gerçek anlamda sosyalleşmeye geldiğinde sınıfta kalıyor ve bu hastalığın pençesine düşmüş bireyler olmaktan geri duramıyoruz. Phubber’ları önce kibarca uyarınız, direnç gösteriyorsa onları bu illetten kurtarmanın tek yolu Ziya Paşa’nın şu güzide Terkib-i Bendinde gizli: “Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”

legoPoliprofil sendromu:

Bu sendrom fazla meraklı kişilerde görülebileceği gibi çok yönlü insanları da etkisi altına alabilmektedir. Kişi kendini daha iyi ifade etmek adına, farklı karakterlerde veya farklı ilgi alanlarına sahip birden fazla profile sahip olma isteği içerisindedir. Burada amaç FOMO ile benzerlik gösterir, yani temelinde her şeyden haberdar olma tutkusu yatmaktadır. Kişi kurduğu yeni profille normalde takip etmeyi kendine yediremediği tüzel veya gerçek kişileri gönül rahatlığıyla takip eder. Size tavsiyem, Poliprofil bir arkadaşa sahipseniz onu yakınınızda tutun. Neme lazım bir gün pis işleriniz için gerekebilir.

popartParumgustusphobia:

Sizi latince az anlamına gelen “parum” ve beğeni anlamına gelen “gustus” kelimelerinin birleşiminden oluşan Parumgustusphobia ile tanıştırmak isterim. Bu fobiye sahip insanların durumu gerçekten Yunan tragedyalarına konu olabilecek kadar içler acısı. Olay şöyle gelişiyor; bir sosyal medya kanalında bir fotoğraf ya da bir gönderi paylaşırsınız ve telefonunuzun ekranına bakarak beklersiniz. Paylaştığınız şeyin like butonunu çökertecek kadar güzel, paylaşım rekorları kıracak kadar komik veya binlerce yorum alacak kadar akıllıca olduğunu düşünürsünüz. Ama hayat bazen bu kadar tozpembe değildir ve insanlar sizinle aynı fikirde olmaz. Paylaşımınız newsfeed’de kaybolmuş, Instagram’da aldığınız like’lar beğenenlerin isimlerinin kaybolduğu kutsal “11”e bile ulaşamamıştır. Bu durumda yapılması en üzücü şeyi yaparsınız ve iletiyi silersiniz. Sosyal medyayla doruk noktasına ulaşan beğenilme isteği bu noktada maalesef bir trajediye dönüşüyor. Silmek yerine yapılabilen köprüden önceki son çıkış taktiği ise şu; mümkün olduğunca çok hasghtag kullanmak. #tokyo #seul #london #newyork gibi alakasız hashtag kullanıp beğeni toplayanlar da oluyor, fakat bu da sizi ağır bir parumgustusphobia hastası olmaktan kurtaramıyor. Bu hastalığın semptomları zaman zaman herkesin bünyesinde canlanabilmekte, o yüzden kınamamak lazım.

yaşlılarLikecıbaşı sendromu:

Bundan üç-dört yıl önce, normalde iki-üç like’la tüketilen profil fotoğraflarımızda bir beğeni patlaması yaşamaya, ilgi görmemiş eski paylaşımlarımız gün yüzüne çıkmaya, oyun istek bildirimlerinde gözle görünür bir artış olmaya başlamıştı. Nedenini bir türlü kestiremediğimiz bu değişimle ilgili taşlar, feed’imize düşen “Arkadaşlarla kahve içmece.”, “Yazlık keyfi” gibi durum güncellemeleriyle yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Çünkü artık orta yaş ve üstü akrabalarımız da aramızda, yani Likecıbaşılar işbaşındaydı. Onlarla başlayan like’lama hastalığı yavaş yavaş genç kuşaklara da yayıldı ve sosyal mecralar halkaları her geçen gün sağlamlaşan ve çoğalan bir saadet zincirine dönüşmeye başladı. Bu türü çok tehlikeli görmemek gerek, sadece likecıbaşı’lardan aldığınız pozitif yorumlara pek itibar etmemenizi öneririm. Çünkü muhtemelen “Dünya güzeliiiiğm”, “Yakışıklıııım!” diye yorum yaptığı fotoğrafta bokum gibi çıkmışsınızdır.

selfstalkerSelfstalker:

Sıra listemizin fikrimce en komiğinde. Komik olmasının sebebi tamamen bilincimizin dışında gerçekleşiyor oluşu. Selfstalker’lar farkında olmadan kendilerini kendi Instagram profillerine bakarken, kendi twit’lerini okurken bulabilirler. Kimileri bunun narsizm göstergesi olduğunu düşünebilir ama ben yine Pollyannacılık oyununun kurallarına sadık kalarak bunu nostaljik bir hareket olarak görüyorum.

Hâlâ kendinizde bu hastalıklara dair ufacık da olsa bir belirti bulamıyor musunuz? O hâlde, ya sosyal medyaya hiç bulaşmamayı başarmış bir Kryptonlu ya da tıp dilinde Mitomani denilen yalancılık hastalığının pençesine düşmüş bir ademoğlusunuz demektir. Sosyal medya hesaplarımızı bir kenara bırakamayacağımızı göz önünde bulundurursak, global olarak çözüm yolları aramaya başlasak iyi olur. Ama unutmayın hastalıklardan kurtulmanın birinci adımı onu kabul etmektir. Acil şifâlar!

Kaynak:

Sosyal Medya’da Olan Züğürt Ağa’lar

Özellikle son 5 yılda, pazarlama ve medya sektörlerinin kanayan yaralarından biri, sürekli yeni ve çok büyük iddialarla ortaya çıkan ve ‘elindeki o yeni trendin’ pazarlamayı/iletişimi baştan yaratacağını savunan insanlar… Konferanslarda, bloglarda, röportajlarda, Facebook’larda o kadar gaza gelirler ki, misal, “Pinterest” kullanmayan bir rulman üreticisinin hemen yarın batacağını ve çoluğuyla çocuğuyla sokakta kalıp ibret niyetine anahaber bültenlerine çıkarılacağını sanırsınız. İşte bu trendlerden biri de “içerik yeni kraldır” mottosu.

Bu gaza gelişlerin nedenlerinden biri belki de, çok fazla yurtdışı kaynaklı blog, dergi filan okumak olabilir. Bir de, havalı cümleler kurmazsa ölecek hastalığı’na yakalanmış olmak… 2 ay önce “Artık televizyon kesinlikle öldü” diyen adam gördüm ben. Ve bunu, meyhanede bir büyük rakının ümüğünü sıkmışken değil, aklı başındayken ve ofisinde bacak bacak üstüne atarken söyledi. Şimdi gidip baksan, evde Acun’un yarışmalarından birini izleyip jürilere atar yapıyordur haspam. Konuyu çok dağıttım evet ama kendi sektöründen, kendi ülkesinden, ülkesinde paranın başında oturan insanlardan haberi olmadan; üç tane Mashable / Techcrunch yazısı okuyup pazarlamayı yeniden yaratanlardan bıktım.
“İçerik yeni kraldır” (daha havalı olduğu sanrısıyla “content is king“) diye coşmadan önce biraz kafa yormak gerek:

**
Evet, içerik önemli. Ama bu yeni bir şey değil ki! İçerik her zaman önemliydi. Bunu Orhun Yazıtları‘nda bile görebilirsiniz. O kadar eskiye gitmeyelim derseniz, John Deere‘nin (Türkiye’deki kullanımıyla Cöndere) The Furrow adlı dergisinde göz atabilirsiniz. Kaldı ki, bu ülkede neredeyse 20 yıldır içerik ajansları var.
** Evet, içerik önemli. Ama değil kral olmak, kıçına giyecek donu bile yok içeriğin. Zira bütçe yok. Pazarlama / medya bütçelerini yönetenlerin umurunda değil içerik. Trafik, tıklanma sayısı, like sayısı önemli ama kaliteli içerik umurunda değil. “Ama olmalı” demek, “şu an kar yağıyor olmasaydı bikiniyle dolaşmak tenime çok iyi gelecekti” filan demek kadar mantıksız. Çünkü ortada bir gerçek var ve tek kral o gerçek.
** Bugün bir internet sitesinin, basılı bir yayının kaliteli içerikle hak ettiği parayı kazanması imkansız. Zira içerik üretmek; maliyet, zeka ve yetenek gerektirir. İçerik gerçekten pahalıdır. Türlü rezillikler, acılar yaşatır insana. “Video content bu dönemin en kârlı işi” demeden önce, misal, UzmanTV yöneticilerine gidip bir sor, “Abi video işinde çok para var diyollar, doğru mu?” diye. Onlar da yıllarca göğüsledikleri zorlukları anlatsın sana ya da anlatmadan sopayla kovalasın.
** Evet, içerik önemli. Ama bunun ateşli savunucularının ortaya koyduğu ve başarıya ulaşmış bir iş, bir model, bir kral yok henüz. (Ben yoldayım, daha gelmedim oralara.) Kimse kusura bakmasın da, “Coca-Cola içerikle muazzam başarı sağladı, hadi siz de yapın” demek pek bir şey ifade etmiyor. Coca-Cola pazarlama aracı olarak at kestanesi (şu anda aklıma gelen en acayip şey bu) kullansa bile bir başarı hikayesi yazabilir. “Benim bir iddiam var ve şunu şunu yaparak başarılı olup bu iddiamı kanıtladım” dersen ancak o zaman bir inandırıcılığın olur; Coca-Cola’nın case study’sini anlatarak değil. Koltuğunun altına, gerçekten kral bir içerikle hazırladığın yayınını alıp, kapı kapı reklam almak için dolaşmamış ve “yav iyi de sizin trafiğiniz/tirajınız kaç?” sorusuyla yüzleşmemiş insanın trend uzmanlığı, kanaat önderliği, karı boşayan bekardan farksız bence. Kendi pazarını tanımadan bu kadar gaza gelip trend uzmanlığına soyunmanın ciddiye alınacak bir tarafı yok. Niyetin, “bakın yeni kral bu” diye ortamı ısıtıp o işle para kazanmaksa ayrı tabii.
** Evet, içerik önemli ama kral filan değil. İçerik, şu anda tam olarak, Şener Şen‘in canlandırdığı Züğürt Ağa‘dan başkası değil. Havalı ama çulsuz ve itibarsız. İtibar kazanması ve saygı görmesi için o kadar çok çalışması ve bağırması gerek ki, o zamana kadar zaten bizim heyecanlı trend uzmanlarımız yeni bir kral bulmuş ve ona yalvarıyor olurlar.