“Ne B*ktan Muhabbetler!”

Pazartesi sendromu mu diyelim artık yoksa hafta sonumun iki gün üst üste “formasyon” dersleriyle suyunun çıkarılması diyelim, bugün böyle b*ktan bir muhabbete girmek istedim. Alıntımı “İnternet Ekipler Amiri” olan üstat M.Serdar K.‘dan yapacağım. Dün tesadüf üzeri (amaç değil konu tesadüf yani haha) afedersiniz sıkışmam hasebiyle malum okul tuvaletinde meşhur okuduğum gazete ve dergilerimi bulamayınca ister istemez cep telefonuma sarıldım yine. Taharet musluğuyla ilgili birkaç ilginç anısını anlatan arkadaşım vardı, aklıma esip “search” ettiğimde harika bir yazıyla karşıladı yine üstat. Ondan alıntı yaparak size o muhteşem makaleyi paylaşıyorum. (Çok b*ktan muhabbet demeyin, okuyun; okutun! Siz de seveceksiniz.)

“Tuvaletin mi geldi? Önce bunu oku!

Bizde anlamı malum gerçi ama yine de hatırlatayım; bahsedeceğim tuvalet o bildiğimiz tuvalet. Yani hela, memişhane, yüz numara, kenef ayak yolu, WC, abdesthane gibi birçok farklı isimle andığımız mekan. Yoksa tuvalet aynı zamanda -bizim genelde abiye dediğimiz- gece kıyafetleri ya da vücut temizliği için kullanılan maddeler için de kullanılıyor. Bir kelimenin bunca farklı anlama sirayet etmesi ilginç.

Öncelikle aklımızda bulunması gereken, (çok büyük bir sağlık sorunu yoksa) hepimizin büyük ve küçük tuvaletini yapıyor olduğu. Daha açık bir tabirlehepimiz işeyip, sıçıyoruz. Üstelik hepimizinki çok fena kokuyor ve bu süreçte aynı derecede garip, komik sesler çıkartıyoruz. Cumhurbaşkanları da pop yıldızları da siz de ben de; hepimiz bu yolun yolcusuyuz.

Bu ortak sır genel sohbetlere pek konu edilmediğinden diğerleri o küçük odalarda ne yapıp ediyor bilemiyoruz. En fazla kendimizden yola çıkarak tahmin yürütebiliyoruz. Oysa antik Roma veya Uzakdoğu kültürlerinde olduğu gibi toplu tuvalet alışkanlığımız olsaydı eminim bayağı eğlenirdik.

Her insanın ‘doğal ihtiyacı’ olan bu duruma dair konuşacak, yazacak bütün konular ikircikli.

Mesela basurdan çeken arkadaşlarımdan dinlediğim hikayeler eminim size de ilginç gelirdi. Ya da (neredeyse) her erkeğin ortak sonu prostat ve ona bağlı haller…

Modern yaşamın tuvaletle ilgili dertleri bambaşka. Aklımdaki ilişkili bir diğer yazı için epeydir not tutuyorum. Tuvalet demişken kısaca değinmiş olayım yine de:

  • Taharet borusu / hortumu denen şeyin varlığına anlam vermek mümkün mü? Yani olaydan sonra (aynen yukarıdaki Romalılar gibi) temizliğini ezelden beri suyla yapan bir toplumun klozetine senelerceekstra bir hortum almaya ihtiyaç duymasını nasıl açıklarız? Koca Türk klozet endüstrisi tuvaletlere o su mekanizmasını çok yakın bir döneme kadar neden entegre edememiştir? Bu endüstriyel tasarım ve mühendislik adına utanç verici (ah o taharet boruları nice fantastik anılara şahittir!)
  • Alaturka tarz tuvaletlerin sifon ile hala barışamamış olması da bana hep ilginç gelmiştir. Yazacağım o yazı için epeydir bu tip tuvaletlerin fotoğraflarını çekiyorum. Sifon her durumda sakil, garip, oraya ait değil gibi. Bütünleşememiş, kabul görmemiş. Hatta kimi yerlerde yok bile. Hep eğreti, hep aykırı, hep bozuk…

    Modern dünya dertleri

    Frenkçeye yeni yerleşen ‘first world problems‘ terimini çok seviyorum. Bu terim üstüne bir sunum hazırlamakla meşgulüm. O kadar bereketli bir mesele. Özünde müreffeh (refaha ulaşmış) bireylerin dünyanın ana sorunlarıyla karşılaştırınca komik kaçan dertlerini tanımlıyor. Konumuz tam olarak bu kategoriye ait olmasa da ucundan ilgili diyebiliriz.

    Normal şartlarda her tuvaletten sonra sifon çekiyoruz. Eğer yeni nesil iki kademeli sifonlardansa her tuvalet sonrası tercihimize (daha doğrusu ‘mamülün’ vehametine) göre 3 ile 6 litre arası su harcıyoruz. İstanbul’un su tarifesine göre hesaplayınca yemek kadar çıkartmanın da hatırı sayılır bir bedeli olduğunu anlıyoruz. Kabaca bir hesapla ayda en az 5 liramız tuvalete gidiyor (Tek başımıza yaşamıyorsanız bu rakamı kişi sayısıyla çarpın).

    Bunun aile bütçesine; daha da önemlisi doğal kaynaklarımıza yüklediği bedeli düşününce en ufak tasarruf yöntemleri bile önemli hale geliyor.

    Çözüme yönelik en ilginç girişim birkaç sene önce Brezilya’dan gelmişti. O dönem Twitter’da tanıttığım kampanyada devlet halka sabah tuvalet yerine duşta işemelerini salık veriyordu. Televizyon reklamına bakalım:

Sabah ya da akşam; ne zaman banyo yapıyorsak tuvalet yerine duşta işeyerek 4 kişilik bir evde ciddi bir su tasarrufu yapmak mümkün. Rakama vurunca her gün duş alıyorsanız bu yöntemle günde 20; ayda 600 litre tasarruf edebilirsiniz. Hane başına ayda 600 litre su tasarrufu azımsanacak oran değil. Bunun ülke ekonomisi ve doğal kaynaklarına yansımasını düşününce hele.

Üstelik çişten iğrenmeye de gerek yok. İnanması zor gelse de çiş sterildir. Mikrop ve bakteri içermez. Vücudunuz her adımda filtre etmiş, temizlemiştir (inanmazsanız doktorunuza danışın). Bu yüzden susuz kalanlara zor durumda kendi çişini içmesi salık verilir. Tedavi için kullanan bile vardır (bunları seneler önce Türkçe’ye çevrilen Çişteki Mucizekitabından okumuştum ama itiraf ediyorum şimdiye dek çişimi içmişliğim yok. Epey eğlenceli bir kitaptır; alıp karıştırmanızı tavsiye ederim).

Maskeleme aracı olarak sifon

Romalı ve Uzakdoğulular topluca, yan yana, çatır çutur tuvaletini yapmaktan çekinmemiş ama bugün durum farklı. Özellikle işyerinde ya da benzeri ortak tuvaletlerde obüs topu gibi patlamak hoş karşılanmayabilir. Sanki bir tek bizimki ses çıkarıyor gibi garip bir endişeye kapılırız.

Mahçup edici bu doğal efektleri bastırmanın genel taktiğiyse (ne yazık ki) sifon çekmektir. Bağırsakta öbeklenen miktar ve kümelenme durumuna bağlı olarak bu yöntem birkaç kere tekrar edilebilir. Yani her def-i hacet için su tüketimi 20-30 litreye çıkabilir.

Modern dünyanın bu israfına karşı bir ilacı da var elbet. iPhone çağının meşhur deyimiyle: There’s an app for that!

Su israfını ve ona karşı kuraklığı önlemek için çalışan Çin merkezli Thirstderneğinin Thirst Flusher adlı ücretsiz iPhone uygulaması dübür sesini sifonla bastırma tutkunlarına akıllıca bir alternatif sunuyor.  Uygulama sayesinde tuvalette sifon (ve benzeri kurtarıcı) sesleri çıkartmak için ekrandan seçim yapmak yeterli. Her kullanımdan sonra Thirst Flusher ne kadar su tasarrufu yaptığınızı gösteriyor. Her tuvalet seansında çifte rahatlama hissi…

Tuvalete giderken aklınızda bulunması dileğiyle…”

Gelen yorumların birinde de, yine konuyla ilgili çok hoş bir animasyonu da buraya eklemek istiyorum.

Bir “Dicitıl Eycınsi” Çöküşü Daha

“Sosyal medya iletişiminde markaya zarar vermemek için olası iletişim kazalarına dikkat etmemiz gerekiyor.” diye başlıyor üstat.

” Pazarlamacı, iletişimci ve reklamcılar olarak adına çalıştığımız şirketlerin ürün ve hizmetlerini etkili bir şekilde satmak gibi bir misyonumuz var. Bunu kimi zaman bir TV reklamıyla, broşürle veya e-postayla; kimi zaman da sosyal medya kanallarındaki bir iletiyle yapıyoruz. Büyük resme katkıda bulunacak değer yaratma çalışmalarının hepsini aslında müşterinin zihninde güçlü bir anı parçacığı yaratıp bu alanda bir ihtiyacı olduğunda akla gelen ilk veya en güçlü ürün ve hizmet olmak için yapıyoruz.
Bunu yaparken bazen küçük iletişim kazaları olabiliyor. Ancak bazı kazalar gerçekten büyük ve toplumun hassasiyetlerinden ve dinamiklerinden bihaber ve masabaşında kendini toplum mühendisi zanneden kişiler tarafından yapılıyor. Üstelik gerçek hayatta söylendiğinde veya yapıldığında başlarını ağrıtabilecek şeylerin sosyal medyada fütursuzca, akıllarından geçen birçok şeyi filtreleme gereği duymadan”sosyal medya ajansları (kısaca dicitıl eycınsi veya kıreytıf eycınsi) veya uzmanları”(!)’ınca söylenmesi veya yapılması esasında yaratıcı bir yaklaşım veya cool bir reklamcı tavırından çok kişisel fikrim olarak gerçekten abesle iştigal.
Bunun gibi iletişim kazalarını ya da tam anlamıyla iletişim enkazları konusunda sizinle 3 örnek paylaşmak istiyorum;

Onur Air Faciası

Bunun gibi bir iletişim faciası ilkine 2011 yılında Onur Air’de şahit olmuştum. Van depremi sırasında alacağı like sayısı oranında Van depremzedelerine bağış yapacağını belirten Onur Air daha sonra aldığı şiddetli tepkiler sonrasında kampanyasını sona erdirmek zorunda kaldı.
Kampanyayı sona erdirmesi yetmezmiş gibi üstüne kendini haklı çıkarmak için “özrü kabahatinden büyük” tadında bir açıklama yayınlamıştı.

İş Bankası Faciası

İş bankası örneğinde ise İş Bankası’nın sosyal medya ajansı tarafından “81 like’a 81 Orman” sloganıyla her yüz like’a bir ağaç dikmek üzere kurgulanmış bir kampanya düzenlenmişti.

21 bini geçen kampanya sonrasında  yaklaşık 215 adet fidan dikilmişti. Düşünsenize tanesi bir kaç TL olan bir  fidan dikmek için İş Bankası sizden 100 like istiyor, ne kadar cömertce değil mi? Bunun üzerine sevgili üstat Uğur Özmen tepki olarak 5 Ağaçlık Orman başlıklı detaylı bir yazı yazmıştı. Detayları Google amcaya aratarak okuyabilirsiniz. Bu süreçte bu kampanyayı yapan sosyal medya ajansının aynı zamanda alanında bir çok takipçisi olan Uğur Hoca’yla iletişime geçme ve aksi konuda ikna etme çabası ve iletişim tonu da ayrı bir enkazdı.

… ve son olarak geçtiğimiz 5 Aralık tarihli Wanda Digital Faciası

5 Aralık Kadın Hakları Bildirgesi Günü vesilesi ile Wanda Digital’in resmi Twitter hesabı üzerinden paylaştığı görsel, sosyal medyada tartışma konusu oldu.

Ajans sosyal medyada yükselen tepki sonrasında yayınladığı tweet’i kaldırmak zorunda kaldı ve sonrasında bir özür mesajı yayınladı.

Özrün ne kadar samimi olduğunu da ajans çalışanlarının kişisel hesaplarından attıkları tweetlerden anlayabileceğinizi umuyorum.

Ayrıca görselin başka bir yerden (ç)alıntı olduğunu görünce de şimdiye kadar Türkiye’nin sayılı sosyal medya ajanslarından biri olduğunu düşündüğümüz Wanda Digital gibi  bir ajansa yakıştıramadım(!) doğrusu.

İletinin yaklaşımına baktığımızda tecavüz normalleştirilerek cinayete dikkat çekilmeye çalışılmış gibi gözükse de aslında çok sığ ve kadın olgusunu aşağılayan bir iletişim tonu kullanılmış ve sözde dikkat çekilmek istenen konu toplumun bir kesimince kadını aşağılamak için kullanılan “Nefes Alsın Yeter” söylemiyle yapılmış. Bir çamaşırdaki lekeyi o çamaşırı tekrar lekeleyerek çıkartamazsınız değil mi?
Bir çok büyük markanın sosyal medyasını dolayısıyla itibarını emanet ettiği bu ajans o markaların iletişim kurmak istediği toplumun %50’sini aşağılayarak toplumun diğer %50’sinin dikkatini çekmeye çalışması ne kadar doğru? Üstelik  işlerinin bir parçası kriz yönetimi olan bu ajans (wandadigital) kendilerini eleştiren twitter’daki @vilivonka hesabını kapatarak bu krizi yönetmeye çalıştı. Hizmet verdiği markaların krizlerini nasıl yönettiğini açıkçası çok merak ediyorum.
İletişim mesajlarını bir  yaydan fırlatılan ok gibi olduğunu düşünüyorum, iyi düşünülüp doğru planlanmamış hamleler geri dönülemez enkazların oluşmasına neden olabiliyor, tabi yayı tutan ellerin bu enkazların altında kalma olasılığının yüksek olduğunu  yadsımaması gerekiyor.”

Kaynaklar: BrandTalks, MediaCat, M. Durak.

Audi Yeni Fontuyla Gönlümde Taht Kurdu

Audi‘nin benim gibi bazı yeni baskı reklamlarını yakından takip ederseniz ince bir tipografik estetiklik keşfedebilirsiniz. Otomotiv devi bu zamana dek genişletilmiş ve modifiye edilmiş Univers fontunu (yazı tipini) kullanıyordu. Audi tarafından 12 yıl önce tanıtılan bu font artık yerini AudiType‘a bıraktı.


(Üstteki eski yazı karakteri, alttaki yeni yazı karakteri.)

Aslında bazılarınıza pek farklı gelmeyecek bu iki yazı tipi. Ancak bunu tek başına durduklarında değil, her zaman yeni bir kompozisyon içinde bakmak gerektiğini unutmamak gerek. Bunu birazdan aşağıda Audi’ye ait orjinal yeni afişleri paylaşarak sizlere aktaracağım. Farkı gerçekten göreceksiniz.

Yeni yazı tipi hakkında ek açıklama:
Benim anladığım kadarıyla AudiType sıfırdan tamamen inşa edilmiş olduğu söylense de yine geçmişte iz bırakmış “Univers” karakterinin çizgisiyle devam etmekte. Onun karakteri gerçekten belli bir noktaya kadar muhafaza edilmiş olmasına rağmen, yeni yazı tipinde karakter genişlikleri ve boşluk aslında oldukça farklı. Normal ve kalın seçenekleriyle biraz daha koyu renkli, ve üst ve alt çıkıntılar küçük nokta boyutlarını en iyi şekilde okunabilmesini garantilemek için Univers karakterinden daha uzun şekilde kullanılmış. Bence hakikaten göze daha “sexy” gelen yeni bir akımı başlatmış oldular. Bir fontun basıklığı hiç bu kadar hoş gelmemişti daha önce gözüme.


(Tertemiz ve mis gibi bir etki. Olması gerektiği gibi.)


(Harika okunabirlik, sağlam görünüş ve duruş.)

Tebrikler Audi! Gönlümde yine başka bir etkiyle taht kurdun…

Tasarım Piri: Raymond Loewy

Raymond Loewy 5 Kasım 1893’te doğmuş, 14 Temmuz 1986 hayata veda etmiş, Fransız asıllı Amerikan bir endüstriyel tasarımcı.

Kendisi için Amerika’yı yeniden inşa eden adam, Streamline tasarımın efendisi ya da endüstriyel tasarımın babası, her şeyi tasarlayan adam gibi lakaplar takılsa da, bana göre yüzyılın tasarımcısı olarak kabul edilebilir.

Aktif meslek yaşamı boyunca o kadar çok fazla ve eşsiz şey tasarlamış ki Loewy hayranlık duymamak elde değil.

Loewy’nin 1910’lu yıllardan 1970’li yılların sonuna, emekliliğini ilan ettiği 87 yaşına kadar yaptığı tasarımların tamamını bu yazı içerisinde sergilemek elbette mümkün değil. Ancak adeta mühür olmuş belli başlı tasarımlarını sizinle paylaşmak istiyorum.

Raymond Loewy yaşamı boyunca hem çözüme yönelik hem de herkesin sevip beğenerek sahiplendiği tasarımlara imza attı. Bu kadar bilinir biri olmasının sebeplerinden biri bu olsa da, neredeyse mükemmel seviyede olan insan ilişkileri ve mütevazi yaşam tarzı Loewy’i başka bir yere koymaya yetiyor.

Loewy henüz 20’li yaşlarına gelmeden bile oldukça yaratıcı ve üretkendi, çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Basit kopya makineleri ve hafif uçak tasarımları bu dönemi kapsar.

Ancak açık söylemek gerekirse Loewy esas patlamayı 30’lu yaşlarında yani 1930’lu yıllarda yapacaktır. Bu dönem özellikle lokomotif tasarımları öne çıkmış ve sektöre sayısız unutulmaz tasarım ve eser sunmuştur.

Bugün hala kullanılan dizel lokomotif çekicilerinin tasarımları Loewy’nin eseridir. Ancak buharlı lokomotifleri ayrı bir yere koymak gerekli.

1930’larda Pennsylvania Railroad için tasarladığı buharlı ve elektrikli lokomotiflerin yanı sıra yine unutulmazlar arasında yer alan, ülkemizde bilinen adı ile Inter markası için traktör ve efsanevi metro hafif van (Meşhur sütçü kamyonları) tasarımlarını tasarlamıştır.

Öte yandan bu yıllarda Boeing 307 iç tasarımları ve buzdolabı tasarımlarına da imza atmıştır.

1940’lı yıllarda Loewy artan tecrübesi ile daha farklı alanlara yöneldi, yine yeni nesil dizel-elektrikli lokomotif tasarımlarını yapmaya devam etse de Electrolux için temizlik araçları ve buzdolabı tasarımları da yaptı.

En çok bilinen eserlerinden Lucky Strike logosunun tasarımını da yine bu aralıkta yaptı. Loewy’nin müşteri ilişkileri son derece samimi ve sıcaktı. Lucky Strike başkanı ile logonun satışları artırıp artırmayacağına dair parasına bahse girebilecek kadar yakındı.

Bu diğer müşterileri için de böyle oldu. Loewy müşterilerinin memnuniyetini ve mutluluklarını hep ön planda tuttu ve onlara saygı gösterdi. Elbette karşılığında da sevildi sayıldı.

Lincoln Continental, unutulmaz Studebaker Champion otomobil tasarımları yine bu dönemin ürünleri oldu. Çeşitli elektrikli traş makinesi, müzik kutusu tasarımlarını da yine 40’lı yıllarda gerçekleştirdi.

1950’li yıllar Loewy için ustalık yılları oldu. Zaten neredeyse tüm Amerikanın kullandığı ve sevdiği ürün ve araçları tasarlamanın yanı sıra ileri görüşlü ve yalın çizgisini bir üst seviyeye taşıdı. Bu döneme damga vuran tasarımlarından bazıları; Greyhound otobüs şirketi için tasarladığı efsanevi Scenicruiser, Studebaker Commander otomobil, çeşitli lokomotif ve vagon tasarımları, Coca Cola için bugün nostalji serisinde de satın aldığımız şişe tasarımları, ilk litrelik şişeler ve premix aleti, Hillman Minx ve Sunbeam Alpine marka otomobiller, çeşitli traktör, deniz motorları ve TWA’nın unutulmaz çift küreli logosudur.

60’lara geldiğimizde Loewy’nin ne duracak ne de sıkılacak bir adam olmadığını anlıyoruz. Bu dönem tasarladıkları artık endüstriyel tasarım sınırlarının dışına çıkarak yaşam tarzı tasarımına dönüştüğünü görmek mümkün, bu yıllarda Loewy Studebaker Avanti otomobilin yanında Amerikan Başkanlık uçağı Air Force One’ın bugün bile değişmeyecek dış boya tasarımına imza atmıştır.

Lansmanı 1972’de yapılan ancak kendisinin 1966 yılında tasarladığı unutulmaz Exxon logosu, Amerikan sahil güvenliği için tasarlayı daha sonra tüm dünyada bir adet haline gelen yatay yarış çizgisi boyaması “racing stripe”, New York metrosu için yaptığı vagon tasarımları, yine meşhur Spar logosu, çeşitli pul ve paket tasarımları yine 1960’lı yılların eserleri oldu.

 

70’li yıllar Loewy’nin yaşının ilerlemesi ile biraz durulmasına rağmen yine unutulmaz tasarımlara imza attığı bir başka dönem oldu.

Bu yıllarda United States Postal Service’in kartal logosu, bir klasik belki de dünyanın en akılda kalıcı eserlerinden Shell logosu,  Air France’ın sesten hızlı yolcu uçağı Concorde’un içtasarımları, NASA’nın Skylab uzay istasyonu tasarımları Loewy’in elinden çıkan diğer eserler oldu.

Bu kadar muazzam tasarım kültürü ve üretkenliğe sahip olmasına rağmen Loewy özel hayatı ile hemen hiç gündeme gelmedi. Ölmeden önce Fransa’ya dönerek ikinci eşi ile yaşamını sürdürdü. Sessiz sedasız bir törenle de defnedildi.

1992 yılında Viola Loewy ve British American Tobacco Hamburg, Almanya’da Raymond Loewy Vakfı’nı kurdu.Vakıf uluslararası endüstriyel tasarım disiplinini desteklemek ve Raymond Loewy anısını korumak için kurulmuştur ve her yıl bazı tasarımcılara  50,000 Euro yaşam boyu başarı ödülü vermektedir. Philippe Starck ve Dieter Rams bu ödülü alanlar arasındadır.

Yazı biraz uzun oldu belki ama bu olağanüstü kişilik, ve belki yüz yılda bir ortaya çıkacak üretken insanı tanımak için ancak yeter diye düşündüm, umarım siz de okurken keyif almışssınızdır.


Kaynakça: Wikipedia, The Verge, Loewy museum of industrial design, 
The Official Site of Raymond Loewy, The Wondrous locomotives of Raymond Loewy & Hasan Yalçın.

Neden Hep Aynı Tişörtü Giyiyor?

Facebook’un çok konuşulan CEO’su Mark Zuckerberg, yakın zamanda düzenlenen ve ilk kez katıldığı halka açık panelde, hakkında merak edilenleri yanıtladı. Katılımcıların merak ettiği soru arasında ilginç bir tespit de yer alıyordu: “Zuckerberg neden hep aynı tişörtü giyiyor?”

Gerçekten de Zuckerberg ne zaman medya tarafından görüntülense, hep aynı gri tişörtü giydiği dikkat çekiyor.

Zuckerberg, bu soruyu ciddi bir şekilde cevaplayarak, bunu durumu gri tişörte karşı bir düşkünlüğü olmasıyla açıkladı ve bunun daha sade bir yaşantıyı tercih etmesiyle ilgili olduğunu söyledi. Konsantrasyonunu o gün ne giyeceğine değil, Facebook’u ve hizmetlerini daha fazla nasıl geliştirebileceğine yöneltmek istediğini belirten Zuckerberg, elbette aynı tişörtü giymediğini, fakat aynı renkte birçok tişörtü olduğunu ifade etti.

O gün ne giyeceğini, nerede yemek yiyeceğini düşünmenin, boşa enerji harcamak anlamına geldiğini savunan Zuckerberg, bir tercih yaparak zamanını işine odaklanmaktan yana kullandığını söyledi.

İş hayatında zirveye gelmekle kendini şanslı hissettiğini ve bu şansın herkese uğramadığının farkında olduğunu vurgulayan Zuckerberg, bugün milyarlarca insana hitap ettiğini ve her gün uyandığında bunun sorumluluğunu hissettiğini dile getirdi. Zuckerberg sözlerini şöyle tamamladı: “Eğer enerjimi ne giyeceğim gibi işimle alakasız bir yöne sarf edersem, işime yeterince odaklanamadığını, aptalca ve havai konulara kendimi kaptırdığımı düşünürüm.”

İşine aynı mantıkla yaklaştığını düşünen Apple’ın merhum CEO’su Steve Jobs’ın da başarısının buna bağlı olduğunu sözlerine ekledi.

Dipnot: Bizimkiler giyse fakir ya da zevksiz yaftasını alamadan edemezlerdi. Ne de olsa konjonktüre bağlı geçinen ergen türk kızları ve ergen türk erkekleri. Heyhat!

Low Carb Diyeti (Düşük Karbonhidrat Diyeti)

Merhaba arkadaşlar, beni yakından tanıyan arkadaşlar bilir. Yaklaşık 15 yıllık bir spor geçmişim var. (Amatör ve Profesyonel olmak üzere.)

Başlığımızdan da anlaşılacağı gibi, bugün en az 50 kişinin “Bana da bir program, bana da bir diyet listesi yazsana“larına dayanamayıp böyle bir şeyin şu yoğunlukta aklıma gelmesi hakikaten iyi oldu diyebiliriz. 🙂

Baş not: Diyeti 7’den 70’e kadın/erkek herkes uygulayabilir, ancak protein miktarını arttıracağımız için normalden fazla su içmeniz gerekecek. Günlük 3-4 litreden az olmamak kaydıyla su içmeniz gerekiyor. Çünkü protein miktarı fazla olduğu için böbreklere baskı uygulamış oluyoruz, bunu suyla sindirime yardımcı olarak düzeltmiş olacağız. Su içmediğinizde idrarınızın rengi sarıya dönük olur, devamlı idranınızı takip ederek beyaz renge bürünesiye kadar suyu bol bol için. İçtiğiniz çay/kahve vs. grubuna bu 3-4 litreyi kesinlikle dahil etmeyin.)

Öncelikle en başta yine belirtmek istiyorum, eğer ki bir diyet yapıyorsanız bunun sporsuz (spor yapmadan) olmayacağını her koşulda bilmeniz gerekir. Ha soracak olursanız yine de fayda görmez miyim? Görürsünüz bunda şüphe yok, ancak bu projenin temeli “40 günde karın kası yapmak” gibi bir temaya dayalı olduğu için sizin karın kasınız 40 günde değil de, 80 günde, 90 günde çıkabilir. (Denenmiş ve kanıtlanmıştır. Bizzat.)

Bunun yanında ne kadar süredir spor yapıyor olmanız ve yapmış olmanız da bir kıstastır. Çünkü benle spora başlayan arkadaşlarım (ki ben en fazla 3 ay gidebildim şu ana kadar spor salonu bazında. Hiç sürekliliğim olmuyor bu çok kötü bir şey. :/) 6 ay 7 ay spora gitse dahi, kimilerini gördüm 1 yıl düzenli ve beslenmesine dikkat ettiği halde benim spora başlamadan önceki hâlime ancak erişebiliyorlar. Bunun birçok nedeni veya nedenleri olabilir. En basiti de sporcu fiziği veya vücut tipinden de kaynaklı olduğunu söyleyebilirim. (Aşağıdaki görselde benim hangi tipte olduğumu anlayabilirsiniz.) 🙂

bodytype

Continue Reading…

Sosyal Medya’da Olan Züğürt Ağa’lar

Özellikle son 5 yılda, pazarlama ve medya sektörlerinin kanayan yaralarından biri, sürekli yeni ve çok büyük iddialarla ortaya çıkan ve ‘elindeki o yeni trendin’ pazarlamayı/iletişimi baştan yaratacağını savunan insanlar… Konferanslarda, bloglarda, röportajlarda, Facebook’larda o kadar gaza gelirler ki, misal, “Pinterest” kullanmayan bir rulman üreticisinin hemen yarın batacağını ve çoluğuyla çocuğuyla sokakta kalıp ibret niyetine anahaber bültenlerine çıkarılacağını sanırsınız. İşte bu trendlerden biri de “içerik yeni kraldır” mottosu.

Bu gaza gelişlerin nedenlerinden biri belki de, çok fazla yurtdışı kaynaklı blog, dergi filan okumak olabilir. Bir de, havalı cümleler kurmazsa ölecek hastalığı’na yakalanmış olmak… 2 ay önce “Artık televizyon kesinlikle öldü” diyen adam gördüm ben. Ve bunu, meyhanede bir büyük rakının ümüğünü sıkmışken değil, aklı başındayken ve ofisinde bacak bacak üstüne atarken söyledi. Şimdi gidip baksan, evde Acun’un yarışmalarından birini izleyip jürilere atar yapıyordur haspam. Konuyu çok dağıttım evet ama kendi sektöründen, kendi ülkesinden, ülkesinde paranın başında oturan insanlardan haberi olmadan; üç tane Mashable / Techcrunch yazısı okuyup pazarlamayı yeniden yaratanlardan bıktım.
“İçerik yeni kraldır” (daha havalı olduğu sanrısıyla “content is king“) diye coşmadan önce biraz kafa yormak gerek:

**
Evet, içerik önemli. Ama bu yeni bir şey değil ki! İçerik her zaman önemliydi. Bunu Orhun Yazıtları‘nda bile görebilirsiniz. O kadar eskiye gitmeyelim derseniz, John Deere‘nin (Türkiye’deki kullanımıyla Cöndere) The Furrow adlı dergisinde göz atabilirsiniz. Kaldı ki, bu ülkede neredeyse 20 yıldır içerik ajansları var.
** Evet, içerik önemli. Ama değil kral olmak, kıçına giyecek donu bile yok içeriğin. Zira bütçe yok. Pazarlama / medya bütçelerini yönetenlerin umurunda değil içerik. Trafik, tıklanma sayısı, like sayısı önemli ama kaliteli içerik umurunda değil. “Ama olmalı” demek, “şu an kar yağıyor olmasaydı bikiniyle dolaşmak tenime çok iyi gelecekti” filan demek kadar mantıksız. Çünkü ortada bir gerçek var ve tek kral o gerçek.
** Bugün bir internet sitesinin, basılı bir yayının kaliteli içerikle hak ettiği parayı kazanması imkansız. Zira içerik üretmek; maliyet, zeka ve yetenek gerektirir. İçerik gerçekten pahalıdır. Türlü rezillikler, acılar yaşatır insana. “Video content bu dönemin en kârlı işi” demeden önce, misal, UzmanTV yöneticilerine gidip bir sor, “Abi video işinde çok para var diyollar, doğru mu?” diye. Onlar da yıllarca göğüsledikleri zorlukları anlatsın sana ya da anlatmadan sopayla kovalasın.
** Evet, içerik önemli. Ama bunun ateşli savunucularının ortaya koyduğu ve başarıya ulaşmış bir iş, bir model, bir kral yok henüz. (Ben yoldayım, daha gelmedim oralara.) Kimse kusura bakmasın da, “Coca-Cola içerikle muazzam başarı sağladı, hadi siz de yapın” demek pek bir şey ifade etmiyor. Coca-Cola pazarlama aracı olarak at kestanesi (şu anda aklıma gelen en acayip şey bu) kullansa bile bir başarı hikayesi yazabilir. “Benim bir iddiam var ve şunu şunu yaparak başarılı olup bu iddiamı kanıtladım” dersen ancak o zaman bir inandırıcılığın olur; Coca-Cola’nın case study’sini anlatarak değil. Koltuğunun altına, gerçekten kral bir içerikle hazırladığın yayınını alıp, kapı kapı reklam almak için dolaşmamış ve “yav iyi de sizin trafiğiniz/tirajınız kaç?” sorusuyla yüzleşmemiş insanın trend uzmanlığı, kanaat önderliği, karı boşayan bekardan farksız bence. Kendi pazarını tanımadan bu kadar gaza gelip trend uzmanlığına soyunmanın ciddiye alınacak bir tarafı yok. Niyetin, “bakın yeni kral bu” diye ortamı ısıtıp o işle para kazanmaksa ayrı tabii.
** Evet, içerik önemli ama kral filan değil. İçerik, şu anda tam olarak, Şener Şen‘in canlandırdığı Züğürt Ağa‘dan başkası değil. Havalı ama çulsuz ve itibarsız. İtibar kazanması ve saygı görmesi için o kadar çok çalışması ve bağırması gerek ki, o zamana kadar zaten bizim heyecanlı trend uzmanlarımız yeni bir kral bulmuş ve ona yalvarıyor olurlar.

Kitap Severler İçin Her Ahvâlde Okuma :)

   Büyük şehirlerde evine, işine giden insanların trafikte geçirdikleri süre küçümsenecek gibi değil. Bu uzun süreyi kitap okuyarak değerlendirmek istiyor da baş dönmesinden yakınıyorsanız, birkaç pratik tavsiyemiz var.

Büyükşehirde yaşayanlar, gündelik hayatın uzun bir dilimini trafikte geçiriyor. Pek çok kimse bu büyük süreyi farklı meşguliyetlerle geçirmeye çalışıyor. Otobüs, metro, vapur gibi toplu taşıma araçlarında birçok faaliyet yapmak mümkün olsa da özellikle kitap okumak isteyenler için trafik çileye dönüşebiliyor. Kalabalık, havasız ve sürekli sallantılı bir ortamda yazılara odaklanmak maharet istiyor. Bu kayıp zamanı gazete, kitap veya dergi okuyarak geçirmek isteyenler çoğu kez baş dönmesi ve mide bulantısı ile baş etmek durumunda. Peki hareketli araçlarda baş dönmesini ve mide bulantısını önleyebilmek mümkün mü? İşte otobüste baş dönmesinin sebepleri ve sağlıklı bir okuma yapabilmeniz için tavsiyeler:

Kitap Okuma

(İnfografiği tam boyut büyütmek için üzerine tıklayınız.)

İnsanların Müzikal Zevkleriyle Zekaları Arasındaki İlişki

 

Kişilerin müzikal zevkleri ile zekaları arasında bir ilişki kurulabilir mi? Test halindeki sorularla bunun yapılabileceğini düşünenler için bu soruya hayır cevabı vermek her ne kadar yeterince mantıklı olmasa da, elbette ki sizde garip bir his yaratmış olacak bu soruyla karşılaşmak. Wikipedia editlerinin nereden geldiklerini ortaya çıkaran WikiScanner’ı kurarak efsane ifşalara imza atan Virgil Griffith isimli yazılım uygulamaları yazarı, zeka düzeyleri ile üniversite öğrencilerinin müzikal zevkleri ilişkisinin, çeşitli eğitim kurumlarında eğitim gören öğrencilerin üniversite giriş sınavı notlarına dayanarak grafiğini çıkardı.

Listenin başındaki ve sonundaki sanatçılar bizleri hiç de şaşırtmıyor. Lil Wayne hayranlarının en düşük zekaya sahip olduğu sonucu çıkarken, Beethoven dinleyicileri açık ara farkla zirvedeler. Grafiğe gelirsek Virgil, farklı üniversitelerdeki öğrencilerin favori müziklerini belirlemek için Facebook’u kullandıktan sonra, onların müzikal zevklerini sınav puanlarıyla eşleştirdi ve grafik haline getirdi. 1352 okul üzerinde çalışma yapan Virgil, en popüler 133 müziği grafiğe dahil etti. Araştırmaya göre müzik tarzlarının zekasal sıralaması da şu şekilde:

Soca < Gospel < Jazz < Hip Hop < Pop < Oldies < Raggae < Alternative < Classical < R&B < Rap < Rock < Country < Classic Rock < Techno

Helvetica (Belgesel)

Yazılar bize sürekli bir şeyleri anlatır. Yazı karakterleri bir duyguyu ifade edip, sözcüklere belirli renkler katabilir. Günümüzde artık nereye bakarsak bakalım bir yazı tipi görürüz ve bu yazı tiplerinin arasında en çok karşımıza çıkanlardan birisi de Helvetica’dır.

Yönetmenliğini Garry Hustwit’in yaptığı Helvetica, grafik tasarım ve tipografi ile ilgilenen herkes tarafından izlenmesi büyük önem taşıyan nadide belgesellerden birisidir. Belgeselin içerisinde yer alan önemli tipograflar Helvetica’nın tarafsız bir yazı tipi olup, her türlü duygu ve düşünceye ev sahipliği edebilecek formu taşıdığını bize anlatıyorlar.

Helvetica belgeselinde kamera karşısına geçen bir kaç tipograflardan bazı kesitler:

Massimo Vignelli 

Bir tasarımcının hayatı savaşmakla geçer. Çirkinliğe karşı verilen bir savaş. Tıpkı bir doktorun hastalıkla savaşması gibi. Bizim için, etrafımızdaki şeyler görsel hastalık; bizim yapmaya çalıştığımız şey ise onu tasarım yoluyla iyileştirmektir. Helvetica hem modern, hem de temiz bir yazıtipidir. Hemen hemen her şey için uygun. Helvetica’yla “seni seviyorum” diyebilirsiniz ve sevimli görünmek isterseniz bunu Helvetica Extra Light’la söyleyebilirsiniz. Ya da yoğun ve tutkulu bir aşk söz konusuysa Extra Bold’la da söyleyebilirsiniz.

Wim Crouwel

Ben her zaman berraklığı yeğlerim. Temiz olmalı, okunaklı olmalı, açık ve basit olmalı. Bu yüzden bir ızgara (grid) icat ettim ve oyunumu ızgaranın içinde oynadım. Ama her zaman ızgara sınırının içinde kaldım ki belli bir düzen sağlanmış olsun. Bana göre bu bir düzen yaratma aracıdır ve düzen yaratmak, tipografidir.

Matthew Carter

Helvetica’nın en karakteristik ve bana göre en güzel yanları, küçük “a”, “c”, “e” ve “g” harflerinde gördüğümüz yatay bitişlerdir. Bütün yapı, bitişlerin bu şekilde yatay kesilmesine dayanıyor. Bir tasarımcının bu karakterlere bakıp “Bunları nasıl geliştirebilirim?”, “Nasıl daha farklı hale getirebilirim?” demesi çok zor. Çünkü tamı tamına doğru görünüyorlar. Hiç kimse benden Helvetica’yı yeniden icat etmemi istemediği için memnunum çünkü ne yapacağımı bilemezdim.

Erik Spiekermann 

Benim tipografi hastası olduğum apaçık ortada. Ölümcül olmasa da tedavisi yok. Gerçek bir yazı karakterinin ritme, kontrasta ihtiyacı vardır; bunlar el yazısından gelir. Bu yüzden ben sizin el yazınızı okuyabilirim, siz de benimkini okuyabilirsiniz ve eminim ki bizim el yazımız Helvetica’nın çok gerisinde; “okunaklı” sayılan herhangi bir şey de öyle. Fakat onu okuyabiliyoruz çünkü içinde ritim var, kontrast var. Pek çok kişi, Helvetica’yı hazır ve nazır olduğu için kullanır.  Helvetica, ne yiyeceğinizi düşünmek yerine McDonald’s’a gitmek gibidir.

Yazının sonuna gelecek olursak, her saniyesini durdurup yeniden başa alıp izlemek isteyeceğiniz harika bir belgeseli aşağıda paylaşıyorum. Faydalananlar en azından bir yorumu esirgemesin. 🙂 Sevgilerle.

Belgeseli izlemek için buraya tıklayınız!