Meriç’lik Nedir, Ne Değildir?

Selam canlar,

Bugün size çok karşılaşılan ama doğası gereği çok iyi bilinmeyen bir davranış modelinden bahsedeceğim.

Adı Meriç‘lik, özetle: “Uydu Erkek“.

Bu erkekler gezegenlerin uydusu gibi beğendikleri kadının etrafında dolaşırlar, her ufak/büyük işte yardımcı olmak için çırpınır; kızın vasat şakalarına güler, yeri gelir derdini dinler, gözyaşını siler; yeri gelir işini/ödevini onun yerine yapar.

Dışarıdan bakıldığında “sadece arkadaş” olan, “efendi” olan, hiçbir karşılık beklemeyen bir insandır.

Genellikle güzel kızların etrafında ikişer, üçer tane bulunur bu elemanlardan.

Bu elemanlar dışarıdan gerçek olamayacak kadar iyi görünürler.

Zaten gerçek de değildir, rol yapmaktadırlar.

Bu erkekler, isteklerini ve amaçlarını doğrudan açıklayıp reddedilme riskini almaktansa haftalarca, aylarca hatta bazen yıllarca beğendikleri kadının etrafında dolaşır (Evlense, çocuğu da olsa bağını kesmez) ve akıl almaz bir süre boyunca “Acaba beni sonunda fark edecek mi?” düşüncesiyle hareket edip, mükemmel olan “İyi erkek arkadaş” kariyerini bozmamak için yırtınırlar.

Tamamının amacı uydusu oldukları kızla birlikte olabilmektir. (Yatabilmek, kullanabilmek, sevişebilmek) İstisnası sadece gay erkeklerdir. Tüm erkek okuyucular, hayatının bir döneminde, “X” bir kız için bu işlevi görmüştür. Yani senin de kendini kandırmaya gerek yok Meriç‘ciğim, selam.

Bu erkekler (o kontekst içerisinde) içten pazarlıklıdır. “Ben ona iyi davranır, ihtiyacı olduğunu söylediği şeyleri verir, saygı duyar, beyaz atlı prensi olursam; o da beraber olduğu piç erkeklerin ne kadar kötü olduğunu görüp sonunda benimle birlikte olacak ver her şey mükemmel olacak, böylelikle sonsuza dek mutlu yaşayacağız” mantığıyla hareket eder ve sabırla rolün gerektirdiği işleri yapmaya devam eder.

Bu erkekler çok cömert gibi görünseler de, aslında arka planda gizli bir “Ben bunu veriyorum, sen de benim istediğimi ver” anlaşması vardır.

Genellikle cinsel problemleri vardır. (Mastürbasyon, porno bağımlılığı, erektil bozukluk, ya da erken boşalma vs. gibi.)

Bu tek taraflı gizli anlaşmanın şartları yerine getirilmediği zaman (Ki nasıl getirilsin? Hatun kişinin ya haberi yok, ya saf, ya da ne olup bittiğinin gayet farkında ama bu beleş ilgi ve yardım işine geldiği için bilmemezlikten geliyor) Bu erkekler hayal kırıklığına uğrar ve pasif agresif bir hâle bürünür ve sonunda dışarıdan görünen arkadaşlık ilişkisi genellikle tatsızlıkla biter.

Bu erkekler tartışmadan ölesiye kaçarlar. Esas fikirlerini sırf arıza çıkmaması için belirtmekten çekinirler. Aynı sebeple hislerini de açıklıkla söyleyemezler.

Bu kafayla yaşayan bir çok erkekte “Dr. Jeykll Mr. Hyde” durumu vardır. Anlamsız gibi görünen anlarda arıza çıkarabilir. Bu sebeple de (stabil bir ruh hâline sahip olamadıkları için) uzun süreli ve derin ilişkiler kuramazlar. Evlenseler dahi, ilişkileri yıllarca böyle yüzeyde bir senaryo; içeride ise bambaşka bir senaryo şeklinde gidebilir.

Kadınların anlaması gereken bir şey vardır.

Hislerini açıkça size açmayan, ama diğer insanlara davrandığından çok çok daha fazla iyi davranan ve yardımsever erkekler (Eminim hepiniz en az bir, iki tane tanıyorsunuz; hatta şu an aklınıza geldi bile) etrafınızda tutmak isteyeceğiniz türde insanlar değildir. Bu kadar önemli bir konuda (Eş/sevgili seçimi) içten pazarlık yapıp bu entrikaları ve tiyatroyu uzun süreler oynayabilecek bir erkek fikrini değiştirip, hayal kırıklığına uğrayıp size karşı olduğunda neler yapabilir bir hayal edin? Yüzeyde efendi görünse de, duygusal olarak size yük olabilecek kapasiteye sahiptirler.

Erkeklerin (Özellikle uydu rolü gören erkeklerin) anlaması gereken şey ise şudur:

Kadınların erkek sevgilileri, veya kız arkadaşları vardır. “Erkek arkadaş” diye bir kavram kadınlar için yoktur.

Siz bir kadının sevgilisi/kocası değilseniz (Seks yapmıyorsanız veya veya duygusal olarak başka insanlarla olduğunuzdan daha üst seviyede değilseniz) onun kız arkadaşısınızdır. Pipiniz/çükünüz olması “kız arkadaş” statünüzü değiştiren bir şey değil; olsa olsa “Ağır kaldırabilen, bilgisayardan anlayan kız arkadaş” sıfatıyla anılmanızdır.

O zaman benden tüm Meriç’lere geliyor, kendinize iyi bakın kızlar.

meric

Aklınızın Ucundan Bile Geçmeyecek 7 Ünlü Grafik Tasarımcısı

Aşık olduğumuz bazı ünlülerin önce grafik tasarım eğitimi aldığını biliyor muydunuz? Ünlü derken, dünyaca ünlü. Milyonlarca plakları satılan, en iyi Hollywood yapımlarında rol alanlardan bahsediyoruz…

01. Alan Rickman

alanrickman

Harry Potter’dan bildiğimiz, Snape rolüyle kalbimizi çalan Alan Rickman, Graphiti isimli tasarım ajansı kurmuş ve parasını öyle kazanmış. Chelsea College of Art and Design mezunu oyuncu, yüksek lisansını da Royal College of Art’da yapmış. Oyunculuğa olan hevesinin önüne geçemediği için 1972’de Royal Academy for Dramatic Arts’a kabul edilmiş ve grafik tasarımla vedalaşmış.

02. Chuck D

chuckd

Protest Rap’in babası Chuck D, Adelphi University’de grafik tasarım eğitimi almış. Rap tarihinin en ilham verici grubu Public Enemy’nin neden her zaman sağlam bir görsel kimliğinin olduğunu da şimdi daha net anlayabiliyoruz.

Grubun kurucusu Chuck D (o zamanlar Carlton Douglas Ridenhour) “Fear of a Black Planet” gibi klasikleşen albümlere imza atmadan önce okuduğu Adelphi University’nin okul gazetesini çıkaranlardan.

Herkesin çok iyi ve çok yetenekli bulduğu sanatçı, 2008’de yaptığı basın toplantısında dile getirdiği gibi, fazla partilediği ve okulu astığı için atılmış. Ancak geri dönüp 1984’te, özellikle plak kapağı tasarımına yoğunlaşarak başarıyla mezun olmuş.

03. Andy Serkis

andyserkis

Hobbit ve Planet of the Apes yıldızı Serkis, Lancaster’da görsel tasarım eğitimi görmüş. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum rolü ve Hobbit Üçlemesi’yle hafızalara kazınan Andy Serkis, sinema afişi tasarımında oldukça başarılı bir isim aynı zamanda.

04. Ricky Wilson

The Kaiser Chiefs’in solisti, Leeds College of Art’ta grafik tasarım okumuş. Şimdilerde kariyerine BBC’nin yetenek şovu “The Voice” jürisi olmakla yeni açılımlar getiren Rick Wilson, daha sonra yarı zamanlı hocalık da yaptığı Leeds Metropolitan University’den 2000 yılında mezun olmuş.

05. Pete Townshend

PeteTownshend

The Who’nun efsane gitarcısı  Pete Townshend Ealing College of Art’ta grafik tasarım okumuş. Okulunun ağır entelektüel atmosferinin etkisinde kalan müzisyen, 1969’da ortaya çıkan rock operası Tommy’nin de mimarı.

06. David Bowie

davidbowie

Rock’ın tanrısı Bromley College of Art’da grafik tasarım okumuş. Tipografi ve sayfa tasarımı konusunda ihtisaslaşan Bowie, bütün plaklarında ve görsel kimliğinde kendi söküğünü de dikebilenlerden. (Dip not: Üniversite yıllarında dönem arkadaşı George Underwood’un bir kızla ilgili gözüne yumruk attığı Bowie’nin sol gözündeki kalıcı hasar daha sonra markası olacaktır.)

07. Freddie Mercury

Freddie Mercury, of the pop band Queen, performing on stage during the Live Aid concert.

The Queen’in beyni, büyük müzik insanı Freddie Mercury de grafik tasarım diploması olanlardan. Onun sesi, kompozisyon ve tasarım yeteneği olmaksızın The Queen yalnızca bir başka rock gurubu olmaya mahkum kalırdı büyük ihtimalle. Pete Townshend ve Rolling Stones’un gitarcisi Ronnie Wood gibi, o da Ealing College of Art mezunu.

Kaynak

 

Altın Oran ve İlluminati (Troll İçerir)

illuminati

Her ne kadar aylardır tek bir içerik girmesem de, günlük 4000-5000 tekil hit alınca site ve bunu takip eden binlerce e-posta yazısı alınca; “hasret karşılıklıdır” düsturuyla yine birkaç bir şeyler karalamaya geldim ahali. Nassınız?

Daha önce, şu adreste bahsettiğim ve geçtiğimiz günlerde olayın esas gerçeğini öğrendiğim bir konuyla karşınızdayım bugün. Bahsettiğim bağlantıda (TIKLA OKU CANISI), “Altın Oran” kavramını; gayet psikanaliz ve bilimsel teorilerle/kuram ve kuramlarla irdeleyerek bir şekilde siz avam kesime bunu bizzat kendi indirgemelerimle aktarmaya çalıştım. Görünen o ki, bu anlatım düzeyi pek yeterli gelmemiş. “Bu açıdan yeni bir makale neden alıp neden halkımı aydınlatmayayım lan?” şeklinde saat 04.00 suları kalkıp içtiğim protein shake sırasında bana esti.  Buna sonra değiniriz. (Bkz. Katabolizm)

Öncelikle, üniversitenin ve mesleğime yönelik 10 yılı aşkındır eğitim hayatımın bana kattığı en önemli değerlerden biri: “KANIT NEREDE AMK? BİLİMSEL ŞEYLERLE GEL BANA HOŞAF” söylemleridir. Bunu da değerli(!) üniversitemin, bi’ o kadar değerli hocası olan Yrd. Doç. Şemseddin (İki “t” harfi ile değil cahil, iki “d” harfiyle yazılıyor o isim.) Ziya Dağlı‘ya borçluyum. Kendisine burada kullanacağım yazı dili ve bilimsel makale yazmanın temel kuralları çerçevesinde ele alacağım makalem için teşekkürlerimi iletiyor, saygıyla selamlıyorum.

Şimdi yapmam gereken, iki konunun da yüzeysel ve avam tabakaya yani yine köylü tabiriyle kısaca “Bilal’e anlatır gibi” anlatılanını bulmak.

Bkz. Altın Oran nedir?
Moruk kısaca bu terim: Matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. (O ne ola ki la? diyecek Daft Punk fanı Ankaralı “gardaşlarım” için bir alt satır sadece aptallara malum olacak açıklama içeriyor.)

Şimdi herhangi bir fotoğrafı, resimi, sanat eseri sayılabilecek herhangi bir değer niteliğini elimize alıyoruz. (Karşınıza alsanız da olur.) Bu açıdan oluşturulmuş bir oran/orantı kanunu var, eğer buna uyuyorsa; “LA BU ÇOK GÜZEL OLMUŞ GARDAŞ, SEN Mİ ÇİZDİN?” ya da “LA BEBE, BU ÇOK GÜZEL OLMUŞ BANA DA Bİ’ PROFİL RESMİ(!) YAPARSIN ARTIK; KIPS ;)))) tepkilerini veriyorsunuz. (Tabii buradaki “dahi” anlamındaki “de, da” ekleri ayrı yazılmıyor. Biz dil anlatımına özen gösterdiğimiz için, yanlışı yanlış olarak lanse etmeyelim dedik. 🙁

Şimdi şimdi kafanıza oturdu sanırım. En azından öyle düşünüyorum, neyse… (Protein shake’inden bi’ fırt daha aldı.)

Gelelim bu illuminati mes’elesine:

Üniversite okumuş köylüler için açıklama niteliği taşıyan yazı dizisi: İlluminati, çoğul bir sözcük olup tekili (Latince: illuminatus, Türkçe: aydınlanmışlar) tarihteki adıyla «Bavyeralı İlluminati», batıl inanca, ön yargıya, dinin sosyal hayat üzerindeki etkisine, iktidarın kötüye kullanımına karşı Aydınlanma Çağı döneminde 1 Mayıs 1776’da kurulmuş bir topluluk olup modern illuminati; zihin kontrolü uygulayarak, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni‘ni sağlamak amacıyla hareket ettiği iddia edilen, monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen; ancak faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir yapılanmadır. Bazı komplo teorisyenleri, İlluminati üyelerini ışığın insanları ya da aydınlanmışlar olarak addetmektedirlerdir.

Gerçek köylüler için açıklama metni: İlk gördüğünüz üçgeni, bu hiçbir zaman sizi içine almayacağı sektörle ilişkilendirerek “AHA GARDAŞ BUNLAR HEP AMERİGA’NIN OYUNLARI, HEP ÜLLÜMÜNATÖ” diyorsunuz. (Aralarda Pink Floyd övüp, Opeth, Arctic Monkeys gibi sikimsonik gruplara hasta oluyorsunuz.)

Neyse amk ya, çok uzattım. Size tek fotoğrafla “Altın Oran” ve “İllimünati” ilişkisini kanıtlayacaktım lâkin; “Arif’in Manchester’a attığı gol” konulu Youtube yorumu kadar avam; “Michael Sikkofield mükemmel yazıyor abiğğğ ya” dejenerasyonuna uğramış liseli ergen kadar toy oldu.

Belki ben de “Kürk Mantolu Madonna abiğğğ, Sabahattin Ali kıpssss 😉” içerikli Instagram fotoğrafları paylaşmıyorum diye bütün bu çilem. Siküstü edebiyatı diye dergi çıkarttıracaksınız en sonunda. Ah Muhsin Ünlü gibi konuşup;  taşak kokulu cümleler kurdurtacaksınız canlar. <3

Özet geç piç diyenleri duyar gibiyim. Altın Oran var lan, vesselam.

KAYNAKLAR:

4
52

Sanal Kimlik Bunalımları

like
İnsanoğlu, yüzyıllardır envai çeşit salgın hastalıkla boğuşmuş, tıp da yeteri kadar ileri olmadığından kitlesel ölümlerin önü alınamamış. Karanlık Ortaçağ’ın fare menşeli vebasının Avrupa’yı, 21. yüzyıl sonlarında Thames nehri kolerasının İngilizleri kırıp geçirdiği gibi adını duyduğunuz veya şimdi duyacağınız (bir kısmı tamamen uydurma terimler oldukları için duymamış olmanız normal) hastalık derecesindeki alışkanlıkların da günümüz gençliğinin sonunu hazırlamakta olduğu aşikâr.

Çocuklardan ebeveynlere, amcalardan teyzelere hatta babaannelere kadar toplumda her yaştan ve kesimden insanın kıyısından köşesinden bir şekilde içerisinde olduğu Facebook başta olmak üzere, her gün bir yenisi daha piyasaya çıkan sosyal medya araçlarının içinde olmayanımız neredeyse yok. Öyle ki, bu platformlarda boy göstermeyenlere uzaylı gözüyle bakar olduk. Yaygınlık ileri derecelere vardığında ve sosyal medya toplumun ayrılmaz bir parçası haline geldiğinde ise artıları kadar eksilerinin de piyasaya çıkması kaçınılmaz. Bu yazıda, sosyal hayatımızın dijital platforma taşınmasıyla ortaya çıkan ve bazılarına hepimizin aşina olduğu bir takım rahatsızlıklardan bahsedeceğim.

stalkerStalking:

Evet, yazıya en yaygınıyla başlamamız iyi oldu. Bence hastalıkların en sinsilerinden biri bu. Çünkü bu alışkanlık bir kere edinildiğinde kişinin ruhunu tam anlamıyla ele geçirene kadar  asla pes etmez. Stalking için; bir kişiyi sosyal medya hesapları aracılığıyla gizlice takip etmek, onla ilgili her konuyu gizlice  araştırmaktır denebilir. Profesyonelleştikçe daha da keyifli bir hâl alan stalker’lık, kişinin zihninde stalk edilen kişinin dayısının ikinci karısının en iyi arkadaşının kızlık soyadını dahi içeren bilgi kirliliğine yol açar. Gün geçtikçe masum bir meraktan çok daha öteye geçerek bir saplantıya dönüşür. Dokunmatik ekranların azizliğiyle fotoğraf beğenme, tweet favlama, takip isteği gönderme gibi talihsizlikler de devreye girdi mi stalker’larda minik çaplı kalp krizlerine yol açabilmektedir. Uzun lafın kısası; sağlığa son derece zararlı bir alışkanlıktır. Yol yakınken bırakınız.

fomoFOMO (Fear of Missing Out):

Bilgi akışının ve hızlı trend değişimlerinin hakim olduğunu günümüzde, her şeyden haberdar olmak neredeyse imkansız. Fakat elimizin altında her bilginin anahtarı cep telefonlarımız varken neden bir şey kaçıralım ki? İşte bu fobiye sahip kişilerin beyinlerinde sürekli döndürdükleri soru tam da bu. Fomo hastalarının en yakın dostu refresh tuşu, korkulu rüyaları ise içinde bulunamadıkları aktiviteler, katılamadıkları etkinlikler ve izleyemedikleri tv şovlarıdır.

phubbingPhubbing:

Dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Belki stalking’le uzaktan yakından ilginiz yok ve belki bir şeylerden geç haberdar olmayı o kadar da umursamıyorsunuz, ama eminim ki hepiniz hayatınızın bir döneminde baş başa dışarı çıktığınız arkadaşınıza sürekli telefonunuzla ilgilenerek sıkıntılı anlar yaşattınız. Telefon anlamına gelen “phone” ve hiçe saymak anlamına gelen “snubbing” kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş phubbing’in anlamı; kişinin yanındaki insanla ilgilenmek yerine cep telefonuyla ilgilenmesi. Sosyalleşmek adına her türlü mecrada profil sahibi ve onlarca WhatsApp grup sohbetine dahil kişiler olarak, iş gerçek anlamda sosyalleşmeye geldiğinde sınıfta kalıyor ve bu hastalığın pençesine düşmüş bireyler olmaktan geri duramıyoruz. Phubber’ları önce kibarca uyarınız, direnç gösteriyorsa onları bu illetten kurtarmanın tek yolu Ziya Paşa’nın şu güzide Terkib-i Bendinde gizli: “Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”

legoPoliprofil sendromu:

Bu sendrom fazla meraklı kişilerde görülebileceği gibi çok yönlü insanları da etkisi altına alabilmektedir. Kişi kendini daha iyi ifade etmek adına, farklı karakterlerde veya farklı ilgi alanlarına sahip birden fazla profile sahip olma isteği içerisindedir. Burada amaç FOMO ile benzerlik gösterir, yani temelinde her şeyden haberdar olma tutkusu yatmaktadır. Kişi kurduğu yeni profille normalde takip etmeyi kendine yediremediği tüzel veya gerçek kişileri gönül rahatlığıyla takip eder. Size tavsiyem, Poliprofil bir arkadaşa sahipseniz onu yakınınızda tutun. Neme lazım bir gün pis işleriniz için gerekebilir.

popartParumgustusphobia:

Sizi latince az anlamına gelen “parum” ve beğeni anlamına gelen “gustus” kelimelerinin birleşiminden oluşan Parumgustusphobia ile tanıştırmak isterim. Bu fobiye sahip insanların durumu gerçekten Yunan tragedyalarına konu olabilecek kadar içler acısı. Olay şöyle gelişiyor; bir sosyal medya kanalında bir fotoğraf ya da bir gönderi paylaşırsınız ve telefonunuzun ekranına bakarak beklersiniz. Paylaştığınız şeyin like butonunu çökertecek kadar güzel, paylaşım rekorları kıracak kadar komik veya binlerce yorum alacak kadar akıllıca olduğunu düşünürsünüz. Ama hayat bazen bu kadar tozpembe değildir ve insanlar sizinle aynı fikirde olmaz. Paylaşımınız newsfeed’de kaybolmuş, Instagram’da aldığınız like’lar beğenenlerin isimlerinin kaybolduğu kutsal “11”e bile ulaşamamıştır. Bu durumda yapılması en üzücü şeyi yaparsınız ve iletiyi silersiniz. Sosyal medyayla doruk noktasına ulaşan beğenilme isteği bu noktada maalesef bir trajediye dönüşüyor. Silmek yerine yapılabilen köprüden önceki son çıkış taktiği ise şu; mümkün olduğunca çok hasghtag kullanmak. #tokyo #seul #london #newyork gibi alakasız hashtag kullanıp beğeni toplayanlar da oluyor, fakat bu da sizi ağır bir parumgustusphobia hastası olmaktan kurtaramıyor. Bu hastalığın semptomları zaman zaman herkesin bünyesinde canlanabilmekte, o yüzden kınamamak lazım.

yaşlılarLikecıbaşı sendromu:

Bundan üç-dört yıl önce, normalde iki-üç like’la tüketilen profil fotoğraflarımızda bir beğeni patlaması yaşamaya, ilgi görmemiş eski paylaşımlarımız gün yüzüne çıkmaya, oyun istek bildirimlerinde gözle görünür bir artış olmaya başlamıştı. Nedenini bir türlü kestiremediğimiz bu değişimle ilgili taşlar, feed’imize düşen “Arkadaşlarla kahve içmece.”, “Yazlık keyfi” gibi durum güncellemeleriyle yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Çünkü artık orta yaş ve üstü akrabalarımız da aramızda, yani Likecıbaşılar işbaşındaydı. Onlarla başlayan like’lama hastalığı yavaş yavaş genç kuşaklara da yayıldı ve sosyal mecralar halkaları her geçen gün sağlamlaşan ve çoğalan bir saadet zincirine dönüşmeye başladı. Bu türü çok tehlikeli görmemek gerek, sadece likecıbaşı’lardan aldığınız pozitif yorumlara pek itibar etmemenizi öneririm. Çünkü muhtemelen “Dünya güzeliiiiğm”, “Yakışıklıııım!” diye yorum yaptığı fotoğrafta bokum gibi çıkmışsınızdır.

selfstalkerSelfstalker:

Sıra listemizin fikrimce en komiğinde. Komik olmasının sebebi tamamen bilincimizin dışında gerçekleşiyor oluşu. Selfstalker’lar farkında olmadan kendilerini kendi Instagram profillerine bakarken, kendi twit’lerini okurken bulabilirler. Kimileri bunun narsizm göstergesi olduğunu düşünebilir ama ben yine Pollyannacılık oyununun kurallarına sadık kalarak bunu nostaljik bir hareket olarak görüyorum.

Hâlâ kendinizde bu hastalıklara dair ufacık da olsa bir belirti bulamıyor musunuz? O hâlde, ya sosyal medyaya hiç bulaşmamayı başarmış bir Kryptonlu ya da tıp dilinde Mitomani denilen yalancılık hastalığının pençesine düşmüş bir ademoğlusunuz demektir. Sosyal medya hesaplarımızı bir kenara bırakamayacağımızı göz önünde bulundurursak, global olarak çözüm yolları aramaya başlasak iyi olur. Ama unutmayın hastalıklardan kurtulmanın birinci adımı onu kabul etmektir. Acil şifâlar!

Kaynak:

Apple’ın Yeni Bebeği: San Francisco!

sanfran

Geçtiğimiz günlerde iOS 9 epey bir karmaşayla yayınlandı. (Bkz: Sürümü gibi 9 saatte alınamayan güncellemeler, bildirim butonlarının kapanması.)

Elbette şimdi konumuz bu değil. Çevremde Open Source (açık kaynak) tabanlı uygulamalara, işletim sistemlerine düşkünlüğümle biliniyorum. Bu da hâliyle kendi özgür tasarım anlayışımı, kendi sınırlarımı zorlamama epeyce yardımcı oldu. Bunlardan biri de kullandığım uygulamalarda veya işletim sistemlerinde özellikle tipografi düşkünlüğümden dolayı default (üzerinde gelen) fontları çoğu zaman sevmeyen biri olarak, yeni alternatifleri ya kendim yazarak; ya da tasarlayarak kullanmayı çok seviyordum. Ama gördüğüm üzere Apple bunu son güncellemeyle çok iyi dengelemiş.

Lafı daha fazla uzatmadan, Apple‘ın epeyce bir süredir demirbaşı hâline gelen Helvetica Neue, artık yerini San Francisco‘ya bıraktı diyerek konuya girmek istiyorum. 🙂 Elbette buna ilgi duymayan, bunun farkında bile olmayan son kullanıcı arkadaşlarım vardır; lâkin algıda seçicilik dedin mi, orada bir durun diye uyarmadan edemem. 😛

san1hel1

Helvetica, Font: (ÜSTTE) – San Francisco, Font: (ALTTA)

San Francisco fontlar ilk olarak zaten bildiğiniz üzere Apple Watch‘ta kullanılmıştı. Şimdi ise standart olarak tüm Apple platformu ve Apple ürünleriyle birlikte gelecek: iPhone, iPad ve Mac gibi.

watch
Apple ilk günden beri, iPhone için iOS’ta yazı tipi olarak Helvetica’yı kullanmıştır ve yine 10.9 Yosemite’den beri, Mac OS X için Helvetica adına Lucida Grande yazı tipinden vazgeçti. Neden Apple dünyanın en ünlü ve en sevilen fontu Helvetica’yı kullandı bu zamana dek? İşte şimdi daha rahat karar verebilirsiniz. 🙂

Helvetica, küçük boyutlarda zayıf:

Bu devamlı söylenen bir hâle gelmişti, nedeni ise: Helvetica’nın küçük boyutlarda, metinler için uygun hâlde bulunmaması. Mac OS X Yosemite için sistem fontları Helvetica’ya dönüştürüldüğü zaman, pek çok tasarımcı Helvetica’nın bu durum için hiç uygun olmadığını iddia etti.


hel2(Helvetica, küçük boyutlarda; özellikle arayüz tasarımları için neden berbattır?’ı özetleyen infografik.)

Eğer küçük bir boyutta metinleri yazıp, onları bulanık bir hâle getirirseniz; Helvetica’nın ne denli düşük okunabilirliği olduğunu görebilirsiniz. Apple, daha okunaklı olması adına Apple Watch’un küçük ekranında, yine küçük boyutlu metinleri okuyabilmemiz için San Francisco yazı tipini geliştirdiğini böylelikle ifşa etmiş oldu.

helveticabulanık
(Helvetica, bulanıklaştırma örneği.)

Ancak günümüzde, akıllı cihazlar kağıt baskıdan daha fazla çözünürlüğe sahip ve iPhone gibi ürünler, Apple Watch kadar küçük değil hâliyle. Peki neden Apple sadece akıllı saati Watch için değil de; iOS ve Mac OS X için sistem yazı tiplerini de değiştirdi? İşte cevap burada devreye giriyor, aslında San Francisco tek bir yazı tipi değil.

San Francisco, tek bir yazı karakteri değil:

San Francisco fontlarının ortak özelliği son derece okunaklı olmasıdır. Ancak sanılanın aksine,Apple Watch ve iOS / Mac için San Francisco fontları aslında aynı değildir. 🙂

“SF” adlı yazı ailesi iOS için kullanılır / Mac ve “SF Compakt” Apple ise Watch içindir. Bunu özellikle “o, e, s” gibi yuvarlak şekilli harflere bakarak farkı görebilirsiniz. SF Compakt, SF‘den daha ziyade düz dikey çizgilere sahiptir.

sf1 sf2

SF ve SF Compact

sanfranaile

Helvetica gibi bir yazı karkaterinde, küçük boyutlarda ‘a’, ‘e’, ​​’s’ gibi harfler bozularak okumayı zorlaştırır. San Francisco’da ise bu sorun kerning/espas değerleriyle tamamen ortadan kaldırılmış.

negative pozitif

(Ekran ve Metin yazı tipleri)

Küçük boyutlardaki metinler için kullanılan San Francisco, metin yazı tiplerinde ve ekran yazı tiplerinde daha fazla marj oranıyla tasarlanmıştır. Bu, küçük boyutlarda daha okunaklı olması için geniş bırakılmıştır.

San Francisco fontlarının bir diğer özelliği de dinamik olmasıdır:

San Francisco, büyük özelliklerinden birisi olarak dinamik yazı tipi olduğunu gösterdi bizlere. Peki bu ne demek oluyor? Sistem, otomatik olarak metin boyutuna göre kendi boyutunu seçecektir. (Web, telefon ekranı, iPad ekranı, iWatch vs. gibi)

disp

Özetle San Francisco:

Gördüğünüz gibi, San Francisco yazı tipleri özenle herhangi bir metin boyutu ve herhangi bir cihaz üzerinde; okunması kolay olacak şekilde tasarlanmıştır.

Helvetica, daha hiçbir dijital cihazlar yokken 1957’de İsviçre’de tasarlanmıştı. (Sabahtan beri bok atıyoruz ama, adam zaten bunun için üretmedi bu fontu, ona göre. Hehe.) Bildiğiniz gibi şimdi bile kurumsal türü olarak birçok şirket tarafından kullanılan ve şüphesiz Dünya’nın en büyük ve en istikrarlı font ailesinden birsidir.

San Francisco ise diğer yandan, modern bir yazı tipidir. İnanıyorum ki gelecek artık, bu teknolojik durumlara göre dinamik olarak yazı biçimleri tasarlatacak ve bu dijital çağ için “Dijital Yerli” yazı tiplerini de beraberinde getirecektir.

afontbbbcc

ddddeeeee


Not:
Bu konu ilginizi çektiyse daha önce konusunu makaleye aldığım HELVETICA BELGESELİ tam size göre, bence vakit geçirmeden bunu da izlenecekler listenize ekleyin derim. 🙂

Dipnot: Bu başından beri bahsettiğimiz yazı karakterini ücretsiz indirmek için ise BURAYA. 🙂


Çünkü “Lovemark” Olmak Bunu Gerektirir: Volkswagen

vw-usta

Volkswagen Hollanda, bu yılın Nisan ayı içerisinde Volkswagen kullanıcılarının alıştığı yüksek standartları konu alan bir reklam filmi yayınlamıştı. Reklam filmi, günlük olarak kullandığı eşyalardan “Volkswagen Standartları”nı bekleyen insanları konu alıyordu. Reklamın başlangıcında ise, bir kadının bebek arabasını test ettiği mağazada, aracın otomatik fren sisteminin olmayışını yadırgamasını gösteren bir kısım vardı. İşte o reklam filmi:

Reklama Facebook üzerinden yorum yapan bazı kullanıcılarının gerçekten bu özelliklere sahip bir bebek arabası istemesi üzerine, Volkswagen mühendisleri “So Volkswagen did.” diyerek reklamda hayal edilen fütüristik bebek arabasını ürettiler.

Kaynak:

Evinizin Her Şeyi IKEA; Ucuzluk Algısıyla Sizi Nasıl Kandırıyor?

ikea

Hiç IKEA restoranlarında yiyeceklerin neden bu kadar ucuz olduğunu düşündünüz mü?

Hayır, satın aldığınız ürünlerin montajını size yaptırdıkları için özür dilemiyorlar. Yiyeceklerin ucuz olmasının başka sebepleri var.

IKEA mağazalarının hiç kuşkusuz birincil önceliği restoran hizmeti veya geleneksel yiyecekleri değil. Hiç kimsenin aklında böyle bir algı yoktur. Ancak unutamadığımız bir gerçek var. O da IKEA restoran’da satılan yiyeceklerin ne kadar ucuz olduğu.

IKEA mağazalarının yiyecek hizmetlerinden sorumlu eski şefi Chris Spear, esas amacın IKEA’nın diğer tüm ürünlerinde de düşük fiyat politikası uygulandığı algısını pekiştirmek olduğuna işaret ediyor. Bu düşük fiyat algısını oluştururken biraz para kaybetmenin hiç de zararı yok. Zira oluşturulan bu algının geri dönüşü, yiyecekten kaybedilen paradan çok daha fazla.

Spear bu algıyı şu şekilde açıklamaya çalışıyor; “Bir koltuğun ne kadar edeceği hakkında hiçbir fikriniz yok. Bir tane beğeniyorsunuz ve fiyat etiketinde 599 TL yazıyor. Bu sizce uygun bir fiyat mı? Daha önce koltuk almadığınız için (ya da çok uzun zaman önce aldığınız için) pek fazla fikriniz yok”.

“Yemek bu kadar ucuzsa, demek koltuğun fiyatı da başka yerlere göre daha ucuz”

Speaer devamında ise algının nasıl yaratıldığına işaret ediyor; “Ancak aynı mağazada koca bir tabak yemeği 5-6 TL gibi bir fiyata satın alabiliyorsunuz. Aynı yemeğin başka bir yerde çok daha pahalı olması gerektiğini adınız gibi biliyorsunuz. Sonra çıkışta 1 TL gibi düşük fiyatlara sosisli sandviç (hot dog) satıldığını görüyorsunuz. Üstelik yanında yine yok paraya içecek ile birlikte. Sahi bir İsveç restoranında niye Amerikan ürünleri satılır? Çünkü bu ürünler normalde de tükettiğiniz ürünler ve bu ürünleri tanımlayabilir ve başkalarıyla kıyaslayabilirsiniz. Çıkarken emin olduğunuz tek şey, başka hiçbir yerde bu fiyattan daha ucuza sosisli sandviç yiyemeyeceğiniz”.

 ikea-yemekler

Gerçekten de durum böyle. Bu durum dünyadaki tüm IKEA restoran için geçerli. Avusturalya’daki IKEA’lardan ingiliz kahvaltısını 3$ gibi komik rakamlara satın alabilirsiniz. Bu parayla bir çok yerde ancak kahve içilebilir.

“IKEA’nın şirket politikası, 30 kilometre çapındaki alanda en ucuz yiyecek hizmeti sunabilmek” diye ekliyor Spear ve devam ediyor “Tüm bu yaptıkları, düşük fiyat politikasına sahip oldukları algısını daha da pekiştirmek. Bu şekilde yiyecekten zarar ederken size 1000 liralık bir mobilyayı satabiliyorlar. Bu stratejiyi başka markalar da farklı şekillerde uyguluyor. Ancak yiyeceği kullanarak mobilya ve ev eşyası satma fikri oldukça ilginç ve ilginç olduğu kadar da başarılı”.

IKEA hiçbir şey satın almayıp sadece yemek yemeye gelenlere de pek üzülmüyor. Çünkü bu hesaplanmış ve öngörülmüş bir zarar aslında. Ayrıca sizin sadece gelip yemek yiyip dönmeniz IKEA’yı aksine mutlu ediyor. Neden mi? Çünkü elbet bir gün orada satılan bir mobilyaya veya başka bir ürüne ihtiyacınız olacak. Eğer orada yemek alışkanlığınızdan dolayı sürekli IKEA restorana gidiyorsanız, bir gün muhakkak alışveriş de yapacaksınız. Zira bu markaya zaten olumlu duygular besliyorsunuz ve aslında burada alışveriş yapmanız an meselesi.

IKEA sattığı ürünlerin fiyatlarında yaptığı mütevazı artışlarla, size sunduğu ucuz yemek hizmetini rahatça karşılayabiliyor. Uzun vadede düşünüldüğünde de aslında kârını arttırıyor.

Piyasadaki büyük markaların buna benzer başka akıl oyunları da mevcut. İşte size bir kaç örnek;

Yaratıcı Söylemler

Yapılan analizlere göre üzerinde “el yapımı, yavaş pişirilmiş, el ile seçilmiş, dalındaki gibi taze” şeklinde etiketleri olan ürünlerin diğer ürünlere göre satılma oranı %27 daha fazla gerçekleşiyor.

Fotoğraf Kullanımı

Restoranlar duvarlarını, daha çok satılmasını istedikleri ürünlerin fotoğrafları ile süsleyerek müşterilerini etkilemeye çalışıyorlar. Bu stratejinin uygulandığı yerlerde, vurgu yapılan ürünün satışının %30 oranında arttığı ölçümlenmiş.

Para Birimi Olmayan Etiketlerin Kullanımı

Bazı araştırmalar üzerinde TL, $, € gibi para birimi olmayan etikete sahip ürünlerin daha çok satıldığını ortaya koymuş. İnsanlar kendilerine sürekli para harcadıklarının hatırlatılmasından hoşlanmıyor anlaşılan.

Pahalı ve Ucuz Muadiller

Belirli bir ürüne vurgu yapmak ve o ürünün satışını sağlamak için uygulanan bir diğer yöntem ise, aynı ürünün çok daha pahalısını ucuz olanı ile yan yana sergilemek. Bu sayede insan beyni kıyas yoluyla aslında çok da fazla farkı olmadığı ucuz olanı satın almayı daha mantıklı buluyor.

Kaynak: http://www.normalisgood.net/

Altın Oran Yalan Mı?

altin-oran

 

Altın oran, tasarımda aslında hiç bir şey demek değil. Nedenini bu yazıdan öğrenebilirsiniz.

Sanat, mimari ve tasarım dünyasında, altın oran çok büyük bir şöhret kazandı. Le Corbusier ve Salvador Dalí gibi büyük isimler çalışmalarında bu sayıyı kullanmıştır. Parthenon, Giza Piramitleri, Michelangelo’nun tabloları, Mona Lisa, ve hattâ Apple logosunun bile bu sayıyı içerdiği söyleniyor.

Bu saçmalıktan başka bir şey değil. Altın oranın estetik yönleri şehir efsanesi, bir mit, bir tasarım dedikodusundan ibaret. Pek çok tasarımcı bunu kullanmıyor, ancak kullanıyorsa bile, büyük ölçüde öneminin olmadığını düşünüyor. Ayrıca bunun temellerini oturtacak bilimsel araştırma da yok. Altın orana inananlar, 150 yıllık bir saçmalığın matematiksel güzelliğinin peşinden gidiyor aslında.

 

altın-oran-2

 

Neden Altın Oran?

İlk kez Öklid’in Elementler isimli eserinde 2300 yıl önce tarif edilmiş olan kavramın orijinal tanımı şöyle: Bir küçük sayı, bir büyük sayıya oranlanıyor ve çıkan sonuç, büyük sayının, bu iki sayının toplamına oranına eşit çıkıyorsa, bu iki sayı altın oranda kabul edilir. Bu şartı sağlayan değer genellikle 1,6180 olarak yazılıyor. Altın oranın en meşhur uygulaması altın dikdörtgen olarak bilinen şekil, bu tam bir kareye ve oranlandığı zaman aynı büyüklük oranına sahip daha küçük bir kareye ayrılabiliyor. Bu teoriyi daha çok sayıda nesneye uygulayarak onları bölmeyi başarabilirsiniz.

Altın oran her zaman biraz eksik çıkmaktadır.

Sade bir Türkçe ile anlatmak gerekirse, elinizde iki nesne var diyelim (ya da tek bir nesne var da onu iki nesneye ayırabiliyorsunuz, tıpkı altın dikdörtgende olduğu gibi) ve yukarıdaki matematik işlemini yerine getirirseniz ve 1,6180 değerine ulaşırsanız, iki nesnenin altın oran içinde olduğuna kanaat getirilir. Yalnız burada bir sorun var. Matematik işlemini yaptığınızda altın oran 1,6180 değil, 1.6180339887… şeklinde devam ediyor, yani ondalık rakamlar sonsuza kadar gidiyor.

Stanford Üniversitesi’nde matematik profesörü olarak çalışan Keith Devlin, “Gerçek dünyadaki her hangi bir şeyin, kesin konuşmak gerekirse, altın orana uyması mümkün değil, çünkü altın oran irrasyonel bir sayıdır” diyor. Daha standart büyüklük oranları kullanarak bu değere yakınlaşmak mümkün olabilir. İpad’ın 3:2 görüntü ortamı, HDTV’nizdeki 16:9 görüntü oranı, Devlin’e göre “bu değerler etrafında dönmektedir”. Ancak altın oran değeri pi sayısı gibidir. Gerçek dünyada mükemmel bir çemberi bulmak nasıl mümkün değilse, altın oran da gerçek dünyadaki herhangi bir nesneye uygulanamaz. Yani her zaman biraz eksik kalacaktır.

apple-altın-oran

 

Mozart Etkisinde Altın Oran

Biraz fazla ayrıntıya girdik belki. 1,6180 yeterince yakın değil mi? Evet, muhtemelen yeterince yakın, keşke Parthenon veya Mona Lisa gibi belli nesneleri estetik olarak neden hoş bulduğumuza ilişkin bilimsel bir destek olsaydı.

Ama böyle bir destek yok. Devlin, altın oran kavramı ile estetik arasındaki ilişkinin temelde iki kişiden geldiğini düşünüyor, birinci kişi yanlış yönlendirimiş, ikinci kişi ise bunu uydurmuş.

İlk kişi Luca Pacioli olup 1509’da De Divina Proportione isimli kitabı yazmış ve altın oran kavramı ortaya çıkmış. Garip bir şekilde, kitabında Pacioli estetiğin altın oran esaslı teorisinden bahsetmemiş ve sanat, mimari ve tasarıma uygulanması gerektiğine değinmemiştir, bunun yerine, birinci yüzyıl Roma mimarı olan Vitruvius’tan sonra ismini alan Vitruviyen sisteminden bahsetmiştir. Altın oran bakış açısı 1799 yılında, altın oran üzerine gerçekten bir kitap yazmış olan Mario Livio’ya göre yanlış bir şekilde Pacioli’ye atfedilmiştir. Ancak Pacioli Leonardo da Vinci ile yakın arkadaş idi, da Vinci’nin eserleri 19.yüzyılda büyük bir şöhret kazanmıştı. Da Vinci De Divina Proportione’yi çizdiğinden beri, Da Vinci’nin kendisinin de son derece güzel resimlerinde altın oranı benimseyip kullandığı yolunda spekülasyonlar konuşulmaya başlandı.

Buna inanan kişilerden biri de Adolf Zeising idi. Devlin, “bu adamı gerçekten altın oranın şöhretinden ötürü kazığa bağlayıp yakmak istersiniz” deyip gülüyor.

Zeising, Alman bir psikolog olup altın oranın evrensel bir kanun olduğunu ve “tabiat ve sanattaki güzellik ve bütünlüğün en üst seviyede ruhani bir ideal olarak bütün yapılara, şekillere ve oranlara (kozmik veya bireysel, organik veya anorganik, akustik veya optik) sızdığını” söylüyor.

Bu kişi lafı çok uzatan biriydi. Zeising’in tek sorunu, hiç biri gerçekten var olmayan desenler görmüş olmasıydı. Örneğin, Zeising’e göre altın oran insan vücuduna uyarlanabilir, bunun için göbek deliğinden ayak parmaklarına olan uzaklığın, kişinin toplam boyuna bölünmesi gerekir. Devlin’e göre bunlar sadece sanal vücut parçaları ve bir formüle uydurulmuş: “İnsan vücudu gibi karmaşık herhangi bir şeyi ölçerken, 1,6’ya çok yakın olan bol miktarda orana ulaşmak mümkün olabilir”.

Yazarın kişisel çalışmasında, altın oranın kullanıldığına ilişkin bir örneğe rastlanmıyor.

Ancak bu değerin uydurulmuş olup olmadığı fark etmiyor. Zeising’in teorileri son derece popüler olmuş ve Devlin tarafından “Mozart Etkisi’nin 19.yüzyıl eşdeğeri” olarak tanımlanıyor, “klasik müzik dinlemenin zekâyı geliştirdiğine ilişkin inancın” yansıması olduğu düşünülüyor. Ancak bu kavram hiç kaybolmadı. 20.yüzyılda, meşhur İsviçreli-Fransız mimar Le Corbusier, antropometrik oranlar üzerine kurulu Modulor sisteminde altın orandan faydalandı. Dalí ustalık eserlerinden biri olan Son Yemek Ayini’ni altın dikdörtgen şekilli bir tuval üzerine yapmıştı. Bu arada, sanat tarihçileri, tarihin büyük tasarımlarına göz dikerek altın oranı Stonehenge, Rembrandt, Chatres Katedrali ve Seurat gibi eserlere uygulamaya başladı. Altın oran ve güzellik arasındaki bağlantı sanat, mimari ve tasarım dünyasında bu güne kadar uydurma bir haber olarak varlığını korudu.

 

Altın Oranı Tercih Etmek Zorunda Değilsiniz

Gerçek dünyada, insanlar altın oranı tercih etmek zorunda değil.

Devlin, Stanford’da süren ve henüz yayınlanmamış bir çalışmada üniversitenin psikoloji bölümü ile çalışarak yıllar boyu yüzlerce öğrenciye en sevdiği dikdörtgeni sormuş. Öğrencilere birkaç dikdörtgen gösterilmiş ve en beğendiğini seçmesi istenmiş. Altın oranın güzel estetik fikri ile bir bağlantısı olsa idi, öğrencilerin altın orana en yakın dikdörtgeni seçmesi gerekirdi. Ancak böyle olmadı ve öğrenciler rasgele olarak dikdörtgenleri seçti. Alıştırmayı tekrarlamaları istendiğinde, öğrencilerin farklı dikdörtgenleri seçtiği görüldü. Devlin, “yeni psikoloji öğrencilerine insan algısının karmaşıklığını göstermek için çok iyi bir yol” diyor. Ayrıca, altın oranın insanlara estetik olarak hoş bir intiba uyandıracağı izlenimi ortaya çıkmamış oldu.

Devlin’in deneyleri, altın oranı tercih etmeyen insanları gösteren tek deney değil.

Berkeley Üniversitesi, Haas İş Okulu’nda yapılan bir çalışmaya göre, ortalama olarak, tüketiciler 1,414 ile 1,732 arasında değişen değerlere sahip dikdörtgenleri tercih etmişler. Bu aralık altın orana sahip dikdörtgeni de kapsıyor, ancak tam boyutları kesin olarak tercih edilen değer değil.

Günümüz Tasarımcılarının Çoğu Onun Faydalı Olduğunu Düşünmüyor

Altın oran hakkında konuşulan tasarımcılar, altın oranın çok faydalı olmadığını düşünüyor. Richard Meier, Getty Center ve Barselona Çağdaş Sanat Müzesi’ni yapan efsane mimar olarak kariyerinin başında altın orana sahip bir mimar üçgeni kullandığını, ancak binalarını altın oranı dikkate alarak hiç bir zaman tasarlamadığını söylüyor. Telefonla yapılan görüşmede Meier şöyle diyor: “bir binayı tasarlarken daha önemli olan pek çok sayı ve formül var”. Bunlar belli boşlukların maksimum boyutta olmasını sağlayacak veya yapısal yükü belirleyecek formüller.

Alisa Andrasek, hesapsal tasarımların çevrimiçi deposu olan Biothing’in arkasındaki tasarımcı olarak, aynı görüşte olduğunu söylüyor. E-postasında, Andrasek “çalışmalarımda altın oranı kullandığımı hiç hatırlamıyorum” diye yazıyor. “Farklı sistemlere altın oranın ilave ‘çeşni’ katması için gömülmesini anlayabiliyorum, ancak tarihte yapıldığı gibi bütün yapının bu değer esas alınarak inşa edilmesi çok basite kaçmak olur diye düşünüyorum” diye görüş bildiriyor.

İtalyan tasarım ve yenilikçilik firması olan Accurat’tan Giorgia Lupi, en iyi durumda altın oranın tasarımcılara diğer başka yapısal kurallar kadar önemli olduğunu söylüyor, örnek olarak üç kuralı veriyor: belki iyi bir başucu rehberi olabilir, ama iyi tasarımcılar bu kuralı kolayca reddedebiliyor. E-postasında “pratikte kaç tasarımcının bilerek altın oranı kullandığı konusunu gerçekten bilmiyorum” diyor. “Kişisel olarak altın oranla hiç çalışmadım ve projelerimde hiç kullanmadım” diye de ekliyor.

Konuştuğumuz tasarımcılar arasında endüstriyel tasarımcı Yves Béhar (Fuseproject) muhtemelen altın orana en nazik davranan kişi oldu. “Oluşturduğumuz ürünler ve grafiklerin oranlarını gözlediğim zaman altın orana bakıyorum, ancak dogma olmaktan ziyade bilgi vermesi için” diyor. Böyle bile, altın oran aklında olmak kaydıyla bir tasarımı hiç bir zaman yürütmediğini söylüyor. “Araç olarak önemli, ancak bir kural değil” diyor.

Matematik kökenli tasarımcılar bile, tasarımda altın oranın kullanımı konusunda şüpheli. Edmund Harriss, Arkansas Üniversitesi matematik bölümünde klinik yardımcı doçent olarak çalışıyor ve yeni sanat çalışmaları üretmeye yardımcı olması için pek çok formül kullanıyor. Ancak Harriss altın oranın en iyi ihtimalle matematik kullanan tasarımcıların parmaklarındaki pek çok araçtan biri olduğunu düşünüyor. Harriss, e-posta ile görüşmede “pek çok yönüyle basit bir sayı, ve sonuç olarak bir çok yerde karşımıza çıkıyor” diyor. “Ancak estetik güzelliğin ardındaki evrensel formül kesinlikle değil” diyor.

Mit Neden Devam Ediyor?

Altın oranın estetik faydası bu kadar uydurma ise, neden bu mit devam ediyor?

Devlin’e göre bu çok basit. “Desenler görmek ve anlamını aramak için genetik olarak programlanmış yaratıklarız” diyor. DNA’mızda estetik gibi keyfe keder bir şey ile rahat etmek mevcut değil, bu yüzden sıklıkla sınırlı olan matematik algımızla bunu karşılamaya çalışıyoruz. Ancak pek çok insan gerçekten matematiği anlamıyor, veya altın oran gibi basit bir formülün karmaşık sisteme uygulandığını anlamıyor, bu sebeple kendimizin hatalarını ayıklayamıyoruz. Devlin, “insanlar etraflarında altın oranı gördüklerini düşünüyorlar, tabii dünyada ve sevdiği nesnelerde bunu arıyorlar, ancak doğruluğunu ispat edemiyorlar” diyor. “Doğal olarak içimizde olan, evrrenin şeklinden anlam çıkarma isteğinin kurbanlarıdır bunlar, matematik yetenekler olmazsa gördüğünü düşündükleri nesnelerin hayali olduğunu anlayamazlar”.

Sevdiğiniz tasarımlarda altın oranı görüyorsanız, muhtemelen bir şeyler görüyor olmalısınız.

Kaynaklar: fastcodesign.com, www.bilim.org

Nedir Bu Karşılaştırmalı Reklam?

Karşılaştırmalı reklamlar, bir markanın ürün veya hizmetinin, başka bir markanın ürün veya hizmetinden daha çekici veya daha iyi olduğunu göstermek için yapılan reklamlardır. ABD, Hindistan, Filipinler, Tayvan, Avustralya, Brezilya ve Kanada, karşılaştırmalı reklam yöntemini en çok kullanan ülkeler. Bu konuya daha temkinli yaklaşan Avrupa ülkelerinde karşılaştırmalı reklamlar yasal, ama bu reklamlara az önce saydığımız ülkelerdeki kadar sık rastlamıyoruz.

Profesyonel ve etik biçimde hazırlandığı sürece, karşılaştırmalı reklamlar tüketicilerin daha bilinçli seçimler yapmasına yarayabilir. Bununla birlikte, sürekli birbirine sataşan reklamlar ve markalar, tüketicinin canını da sıkabilir. Karşılaştırmalı reklamların en etkili biçimi, ürün veya hizmetin özelliklerini nesnel biçimde ifade etmek veya matematiksel verilerden yararlanmak. Bir markanın ürünlerinin, işlev açısından veya günlük kullanımdaki pratik açıdan daha etkili olduğuna dair bir noktanın ifade edildiği karşılaştırmalı reklamlar, satın alma esnasında o markanın tercih edilmesinde etkili oluyor.

Nesnel veya matematiksel verilerin kullanıldığı karşılaştırmalı reklamları yaparken en önemli konu, doğru ve kesin bilgi vermektir. Aslında her tür reklamda tüketiciyi yanlış yönlendirmek yasaktır ve çeşitli kurullar bu reklamları denetler. Ama konu karşılaştırmalı reklamlar olduğunda, bir başka firma, yaptığınız reklamı her tür yasal kurum veya kuruldan daha ayrıntılı ve dikkatli bir şekilde inceleyecektir. Dolayısıyla, karşılaştırmalı reklam yaparken bunu da hesaba katmak gerekiyor.

Duygusal tepki verilmesini hedefleyen karşılaştırmalı reklamlar, kasıtlı bir kötü niyet içermemeli ve rakip firmayı ezer, karalar, kötüler gibi bir hava yaratmamalı. Mesela ABD’de CocaCola ile Pepsi ve BMW ile Audi arasındaki karşılaştırmalı reklam kampanyaları yıllardır yapılmaktadır. Burada gördüğümüz, insanları gülümseten veya “ne kadar akıllıca düşünülmüş” denecek cinsten veya Türkçe’de bizim “tatlı tatlı sataşmak” diye tabir edebileceğimiz içerikte reklamlar.

Mesela, BMW ve Audi’nin yaptığı karşılaştırmalı reklamlar ABD’de o kadar biliniyor ki, artık bu firmalar neredeyse birbirlerini düşünerek reklam yapıyor diyebiliriz. Aşağıdaki billboard reklamında Audi, A4 modelini piyasaya sürdükten sonra bir reklam hazırlıyor ve reklamda A4 arabanın yanında “Sıra sende BMW” yazıyor. Bunun üzerine BMW, Santa Monica modelinin fotoğrafını kullandığı bir billboard reklamı hazırlıyor ve fotoğrafın üstünde “Şah mat” yazıyor. Burada hem arabalar karşılaştırılıyor, hem de sloganlar ve kelime oyunları üste çıkmaya çalışıyor. “Sıra Sende”ye cevap olarak “Şah mat” denilmesi gibi.

Karşılaştırmalı reklamları bu açıdan bir tür düello olarak da düşünebiliriz. Firmaların kendileriyle ilgili yapılan reklamlara cevaben reklam hazırlaması çok sık gördüğümüz bir şey. McDonalds ve Burger King, sürekli birbiriyle atışan bir başka iki firma:

Bazen bu reklamlar, rakip firmanın hazırladığı reklam tasarımının aynısını kullanıp, sloganı değiştirerek de yapılabiliyor. Aşağıda, önce Pepsi reklamını görüyoruz ve reklamın üstünde “Korkunç Bir Cadılar Bayramı Dileriz” yazıyor. ABD’de Cadılar Bayramı (Halloween)’nda insanlar tuhaf, korkutucu, gündelik hayatta çok yeri olmayan yaratıkların kostümlerini giyerler. Reklamda Pepsi, Coca Cola kostümü giymiş. Yani, Coca Cola da yılın bir günü görülebilecek, böyle acayip ve korkunç, kimsenin görmekten hoşlanmadığı bir yaratıkmış gibi algılatılmaya çalışılıyor. Coca Cola da bu reklama cevaben, Pepsi reklamındaki görseli kullanmış ve üstüne “Herkes bir kahraman olmak ister!” yazmış.

 

Araştırmalara göre, rakip firmanın adının açıkça belirtilmediği karşılaştırmalı reklamlar, ürünle ilgili bilgi içerme açısından, ayrıca ürünün faydalarını ifade etme açısından daha başarılı oluyor. Bununla birlikte, bir rakip firmanın isminin açıkça belirtildiği reklamlar daha ikna edici bulunuyor.

Karşılaştırmalı reklamlarda, rakip firmanın imajı, itibarı veya güvenilirliği kasıtlı olarak hedef alınırsa ortaya bir karalama kampanyası çıkar. Mesela Meksika’da sektöre yeni dahil olan bir yoğurt firması, ünlü bir başka firmanın yoğurtlarının kilo aldırdığını iddia eden reklamlar hazırlamıştı. Rakip firmanın adı reklamlarda geçmemesine rağmen, bazı semboller ve ifadeler hangi firmadan bahsedildiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu reklamlardan sonra, saldırılan firma hem yasal yollara başvurmak hem de yoğurtlarının kilo aldırmadığı mesajını veren reklamlar hazırlamak durumunda kalmıştır. Ünlü firmanın satışları eski seviyesine geri gelmiştir ancak yeni firma, reklamlarla artan satış oranını aynı şekilde sürdürememiştir.

Benzer biçimde, Avustralya’da bir sigorta firması, araba sigortasını bir başka firmadan çok daha ucuza yaptığına dair bir reklam hazırlamış. Ancak bu reklam daha sonra mahkeme kararıyla yasaklanmış, çünkü rakip firmanın pahalı olan araba sigorta kapsamında, diğer firmada olmayan bazı ekstra maddeler olduğu ortaya çıkmış.

Karşılaştırmalı reklamlar için kullanılan bir başka yöntem, güvenilir bir denetleyici kurulun tanıklığında çeşitli araştırmalar veya “kamuoyu yoklaması” diyebileceğimiz testler yapmak. ABD’li Dunkin’ Donut firması, insanlara gözleri kapalı olarak Starbucks ve Dunkin Donut kahveleri içiriyor ve sonuç olarak insanlar Dunkin’ Donut kahvesini daha çok beğeniyor. Bunun üzerine firma, Starbucks’la kendini karşılaştırdığı bir reklam dizisi hazırlıyor. Mesela, aşağıda gördüğümüz reklamda, Starbucks’ın yeşil önlüklerini giymiş baristalar, Dunkin Donut’ın kahvelerinin daha çok beğenildiğini duymak istemiyor.

 

Reklamlarda fiyat karşılaştırması yapmak, özellikle ekonomik dalgalanmaların ve krizlerin olduğu dönemlerde, bir şeyi fiyatına baktıktan sonra alan tüketiciler hedefimizse etkili sonuçlar verebiliyor. Ancak bu alanda, aynı türde ürünlerden veya hizmetlerden bahsetmeyerek -yani elmalarla armutları karşılaştırarak- tüketicileri yanlış yönlendiren karşılaştırmalı reklamlara sıkça rastlanıyor. Mesela X adlı bir uçak firması, aynı yere giden uçaktaki aynı grup koltuklar için “Y’nin pahalı uçuşlarına güle güle, İyi Yolculuklar” temalı bir reklam yapabilir. Ama Ankara-İstanbul için bir uçak bileti fiyatıyla, Ankara-İzmir için bir uçak bileti fiyatının karşılaştırmasını yapamaz. O zaman tüketicileri yanlış yönlendirmiş, yani kandırmış olur.

Kampanyalar için fiyat karşılaştırması yapmak dikkatli olunması gereken bir konu, çünkü bir kampanyanın süresi dolmadan, rakip firma da benzer bir kampanya yapabilir veya diğer firmadan daha çok indirim yapabilir. Bu yüzden bu tarz karşılaştırmalı reklamların kısa süreli ama yoğun biçimde çeşitli mecralarda yer alması en iyisidir. Böylece rakip firma benzeri bir kampanya yapmak için harekete geçse bile, onun kampanyası başladığında bizim reklamlarımız yayınlanmıyor olacaktır.

Karşılaştırmalı reklamlar konusunda ilginç bir nokta, reklamların etkililik derecesinin kültürlere göre değişmesi. Mesela, ABD, kapitalizmin doğum yeridir ve rekabetçi olmak, başkasından daha başarılı olunca kendini övmek, kendini öne çıkarmak doğal karşılanan tavırlardır. Ama mesela Doğu kültürleri için bu tavrın ne kadar geçerli olduğu tartışmaya açıktır. Bazı kültür ve ülkelerde kendini övmek, başarılarını açıkça ifade edip başkasını küçük göstermek “kibir” olarak da yorumlanabilir ve uygunsuz bulunabilir. Bu tavırların doğal karşılandığı kültür ve ülkelerde bile, karşılaştırmalı reklam riskli bir konu olabilir; çünkü rakip firmayla kendini karşılaştırmak ve rakip firmayı karalamak, ezmek veya aşağılamak arasında ince bir çizgi vardır. Tartışmalı değil karşılaştırmalı bir reklam hazırlamak için, aklımıza gelen fikirlerin üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor. Kötü yapılan bir karşılaştırmalı reklam, tüketicilerin tepki olarak rakip firmanın ürünlerini tercih etmesiyle de sonuçlanabilir.

(Kaynak: www.reklam.com.tr)

2014’te Öğrendiğim Logo Trendleri

Bir firmanın/markanın temeli atıldı, peki şimdi ne yapmalı? Çoğu tasarım yönü bir iş geliştirmeye yardımcı olabilir fakat firmanın duruşu her zaman için ancak bir logo, bir amblem veya onu tanıtan herhangi bu tarz işlevsellik gösteren marka adı/sloganla ancak öne çıkabilir. İnsanlardan en olası yolları, en iyi sonucu alabilirsiniz fakat yeni ve en son teknikler sanat ve tasarım dünyasında kullanılmaz bir durumda ise, maalesef diğerlerinden pek de bir farkınız zamanla kalmaz. Benim gibi araştırmayı seven/bol bol okuyan biri için yeni tasarımlara yön vermek, en başta mesleğim adına en yeniyle ilgilenmek her zaman en önde gelir. Bunun için uzun uzun derlediğim 2014’ten geriye kalan logo/amblem tasarım trendlerini sizler için tekrar derliyorum. İyi okumalar. 🙂

1. Düşük Poligon (Az Poligonlu) Logo Tasarımı

Düşük çokgen çoğunlukla 2014 yılının başlarında kullanıldı. (Hatta eğitim hayatımda 5 sene önce bir arkadaşım bu tekniği uygularken ne s*kten işlerle uğraşıyorsun demişliğim bile vardır. Keza her şeyin tekrar dönüp dolaşıp trend olduğu şu günlerde bkz: Converse sektörü gibi, bu teknik de 2014 yılında yeniymiş gibi lanse edilip hayatımızın tam ortasına oturdu. İlk bu tekniği duvar kağıtları ve daha öncesi bu tarz işleri C4D, Maya ve 3D Max gibi 3D stüdyo yazılımlarıyla birlikte gelen paket içerikte görmüştüm. Bu logolar simgeleri oluşturmak için en ünlü form hâlini aldı diyebilirim artık. (Flat design konusuna da değinmek isterdim ancak konu zaten uzunken daha da fazla karmaşıklaştırmamak adına başka bir yazımda değineceğim.)

2. Negatif Alan Logo Tasarım Trendi

Zaman zaman, logo tasarımları, güzel bir logo izlenimini sade ve şıklığına borçludur. Ya da benim deyimimle “zeka pırıltısı” göstermesiyle. Yani sadece basit anlamlı öğeleri ekleyerek, bir logo tasarımını en yalın hâliyle en uç noktalara dahi değindirebilirsiniz. Negatif alan, bu yönüyle bir logo tasarımını basit ve muhteşem yapar. Bkz: George Bokhua bu tarz logoların bence kabul edilmiş en büyük üstatlarındandır.

3. Çakışan Logo Tasarım Tekniği

Iki tasarım öğesi, bir gölgeli logo tasarımı oluşturmak için gölgeleme ile birbirleriyle örtüşen bir sistemle tasarlanmışlardır. Yeni bir teknik diyebiliriz bu konu için de. (Benim de severek takip ettiğim “long shadow” trendinin atası olarak da kabul edilebilir bu tekniğe. Örneklerle daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi eminim.

 4. Kalın ve İnce Çizgi Kullanımlı Logo Trendi

Sadece kalem aracıyla (Pen tool) çizilmiş logo tasarımlarını andırabilir ilk etapta. Bu eğilimin atası her ne kadar benim görüşüme ters düşse de ilk etapta Apple’ın iOS/MacOS gibi flat tasarıma biraz daha yakın yazılımlarında kullanılmıştır. Son zamanlarda ki özellikle Windows’ta 8 sürümüyle bu tasarım stiline bir adım daha yaklaşmış oldu. (Facebook listemdeki üstatlardan bazıları bu tarzın tamamiyle hakiki anlamda bok/çöp olduğunu savunuyorlar. Kişisel görüşümü burada açıklamayacağım. :D)

5./6./7./ Retro/Vintage/Tipografik/Kaligrafik/El Yazısı/Hat Yazısı Logo Trendi

Başlık biraz uzun oldu biliyorum ama hepsini tek çatıda toplamak istedim. Kaldı ki bu tarz işleri “Bunları daha ilk defa duyuyor/görüyorum yea.” diyen birisi de çıkmaz şu meslekte sanırım. Çıkıyorsa da bu zamana kadar kaldığı mağaradan çıkışını bir ara beraber kutlayalım. 😀 Bu konu benim de ayıla/bayıla takip ettiğim tasarım trendlerinin başında gelir. O yüzden üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Her ne kadar eskiye özlem duyulan tabela tasarımlarını andırsa da/ülkedeki “müşteri” diye hitap ettiğimiz kesime bir türlü yediremeyeceğimiz tarzların en güzeli/en özelidir. Bence de umrumda değil kimin ne düşündüğü tabii. 🙂 El yazı veya hat logosu dediğimiz bu tarzİ sofistike ve profesyonel bir görünüm vermek için genelde dövme şirketleri, oteller, kafeteryalar ve restoranlar için çoğunlukla benim gibi herifler tarafından tasarlanır. (Bu mesleği yapmasaydım ve bir ufak kafeteryam olsaydı çölde Leyla’sını arayan Mecnun gibi bu tarz iş yapan birini arardım, bu kesin.) Bu tarz işlerin çoğu, bir fontun/yazı karakterinin/tipinin devamı niteliğinde olsa da bariz el emeği olan logolardır. Bu da taklit edilmesi en zor logolardan biri hâline getiriyor bu trendi. Benim de bu yüzden üzerinde ağırlık ve yoğunluk verdiğim en önemli tasarım niteliklerinden biri hâline geldi bu durum. Yakın zamanda üzerinde çalıştığım font ailesi ve bu tarz işlerin bir yazısını da paylaşacağım sizler için, söz. 🙂 Söz konusu durum bu olunca eklemeden geçemiyor insan. 😀

8. 3D (Üç Boyutlu) Metal Efektli Trend

Bu teknik sadece araba logoları kullanılan amblemler gibi logolara metalik bir görünüm verir. Aralarında en az haz duyduğum kısımlardandır. Ha söz konusu Audi’nin halkaları olunca insan ister istemez bi’ anlık da olsa farklı düşünebiliyor. 🙂

9. Lino Kesim ve Ahşap Kesim Logo Tasarım Trendi

Bu teknik, genelde logo tasarımlarında bir derinlik ve farklı bir görünüm vermek için kullanılır. Okulda (üniversitede) böyle bir şey yapma imkanım bulunmuştu. Ancak insan içinde bulunduğu ortamın maalesef bazen kıymetini bilmiyor, her ne kadar içinde bulunduğu o anı tam anlamıyla yaşamıyor/geçiştirmek için yaşıyor olsa da. Uzun lafın kısası görmedim demeyin, benim de aklımdaki bir projede yakın zamanda yapmak istediğim bir trend.

10. Web Tabanlı (2.0) Logolar/ Degrade, Dairesel & Çizgisel Geçişli Logolar

Yine saçma bir başlık oldu ama bu tarz işleri ilk defa nitelendirerek toplayan biri benim sanırım. Artık ben bunlara böyle hitap ediyorum siz “Mahmut” deyin, “Kazım” deyin; sizin bileceğiniz iş. 🙂 Renkli eğimleri ve örgü aracı, genelde bu tarz logolar yapmak için kullanılır. Bu teknik çoğunlukla baktığımızda web tabanlı şirketler ve uygulamalar (Android/iOS vb.) için kullanılmaktadır. Ha diyecekseniz “Baskılı işlerde kullanılır mı?” valla alttaki logoların Pantone veya CMYK örneklerini özellikle bizim gibi teknolojiyi 50 yıl sonradan takip eden matbaadaki amcalarla bir tutturmayı deneyin, sonucu yorum olarak atabilirsiniz. (Bunu söyleyince aklıma da bir hikayem geldi ama yeri değil yine, kahretsin. :D) Neyse konumuza dönersek ilk severek takip ettiğim trendlerin başında bu tarz işler gelirdi. Sene 2007 falan ha, lise yıllarım. Google amca koşuyordu imdadıma, o tarz aramalardan birini buraya bırakıyorum. Ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaksınız. 🙂 Buyrun buraya tıkırdatın.

Makale çevirisi ve yorumlamalar bana aittir, kullanılan görseller/örnekler internet alıntısıdır.

Kaynak olarak kullanmak isterseniz keywords olarak: hüdami veya s1r.org yazmanız yeterlidir.