Aklınızın Ucundan Bile Geçmeyecek 7 Ünlü Grafik Tasarımcısı

Aşık olduğumuz bazı ünlülerin önce grafik tasarım eğitimi aldığını biliyor muydunuz? Ünlü derken, dünyaca ünlü. Milyonlarca plakları satılan, en iyi Hollywood yapımlarında rol alanlardan bahsediyoruz…

01. Alan Rickman

alanrickman

Harry Potter’dan bildiğimiz, Snape rolüyle kalbimizi çalan Alan Rickman, Graphiti isimli tasarım ajansı kurmuş ve parasını öyle kazanmış. Chelsea College of Art and Design mezunu oyuncu, yüksek lisansını da Royal College of Art’da yapmış. Oyunculuğa olan hevesinin önüne geçemediği için 1972’de Royal Academy for Dramatic Arts’a kabul edilmiş ve grafik tasarımla vedalaşmış.

02. Chuck D

chuckd

Protest Rap’in babası Chuck D, Adelphi University’de grafik tasarım eğitimi almış. Rap tarihinin en ilham verici grubu Public Enemy’nin neden her zaman sağlam bir görsel kimliğinin olduğunu da şimdi daha net anlayabiliyoruz.

Grubun kurucusu Chuck D (o zamanlar Carlton Douglas Ridenhour) “Fear of a Black Planet” gibi klasikleşen albümlere imza atmadan önce okuduğu Adelphi University’nin okul gazetesini çıkaranlardan.

Herkesin çok iyi ve çok yetenekli bulduğu sanatçı, 2008’de yaptığı basın toplantısında dile getirdiği gibi, fazla partilediği ve okulu astığı için atılmış. Ancak geri dönüp 1984’te, özellikle plak kapağı tasarımına yoğunlaşarak başarıyla mezun olmuş.

03. Andy Serkis

andyserkis

Hobbit ve Planet of the Apes yıldızı Serkis, Lancaster’da görsel tasarım eğitimi görmüş. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum rolü ve Hobbit Üçlemesi’yle hafızalara kazınan Andy Serkis, sinema afişi tasarımında oldukça başarılı bir isim aynı zamanda.

04. Ricky Wilson

The Kaiser Chiefs’in solisti, Leeds College of Art’ta grafik tasarım okumuş. Şimdilerde kariyerine BBC’nin yetenek şovu “The Voice” jürisi olmakla yeni açılımlar getiren Rick Wilson, daha sonra yarı zamanlı hocalık da yaptığı Leeds Metropolitan University’den 2000 yılında mezun olmuş.

05. Pete Townshend

PeteTownshend

The Who’nun efsane gitarcısı  Pete Townshend Ealing College of Art’ta grafik tasarım okumuş. Okulunun ağır entelektüel atmosferinin etkisinde kalan müzisyen, 1969’da ortaya çıkan rock operası Tommy’nin de mimarı.

06. David Bowie

davidbowie

Rock’ın tanrısı Bromley College of Art’da grafik tasarım okumuş. Tipografi ve sayfa tasarımı konusunda ihtisaslaşan Bowie, bütün plaklarında ve görsel kimliğinde kendi söküğünü de dikebilenlerden. (Dip not: Üniversite yıllarında dönem arkadaşı George Underwood’un bir kızla ilgili gözüne yumruk attığı Bowie’nin sol gözündeki kalıcı hasar daha sonra markası olacaktır.)

07. Freddie Mercury

Freddie Mercury, of the pop band Queen, performing on stage during the Live Aid concert.

The Queen’in beyni, büyük müzik insanı Freddie Mercury de grafik tasarım diploması olanlardan. Onun sesi, kompozisyon ve tasarım yeteneği olmaksızın The Queen yalnızca bir başka rock gurubu olmaya mahkum kalırdı büyük ihtimalle. Pete Townshend ve Rolling Stones’un gitarcisi Ronnie Wood gibi, o da Ealing College of Art mezunu.

Kaynak

 

Apple’ın Yeni Bebeği: San Francisco!

sanfran

Geçtiğimiz günlerde iOS 9 epey bir karmaşayla yayınlandı. (Bkz: Sürümü gibi 9 saatte alınamayan güncellemeler, bildirim butonlarının kapanması.)

Elbette şimdi konumuz bu değil. Çevremde Open Source (açık kaynak) tabanlı uygulamalara, işletim sistemlerine düşkünlüğümle biliniyorum. Bu da hâliyle kendi özgür tasarım anlayışımı, kendi sınırlarımı zorlamama epeyce yardımcı oldu. Bunlardan biri de kullandığım uygulamalarda veya işletim sistemlerinde özellikle tipografi düşkünlüğümden dolayı default (üzerinde gelen) fontları çoğu zaman sevmeyen biri olarak, yeni alternatifleri ya kendim yazarak; ya da tasarlayarak kullanmayı çok seviyordum. Ama gördüğüm üzere Apple bunu son güncellemeyle çok iyi dengelemiş.

Lafı daha fazla uzatmadan, Apple‘ın epeyce bir süredir demirbaşı hâline gelen Helvetica Neue, artık yerini San Francisco‘ya bıraktı diyerek konuya girmek istiyorum. 🙂 Elbette buna ilgi duymayan, bunun farkında bile olmayan son kullanıcı arkadaşlarım vardır; lâkin algıda seçicilik dedin mi, orada bir durun diye uyarmadan edemem. 😛

san1hel1

Helvetica, Font: (ÜSTTE) – San Francisco, Font: (ALTTA)

San Francisco fontlar ilk olarak zaten bildiğiniz üzere Apple Watch‘ta kullanılmıştı. Şimdi ise standart olarak tüm Apple platformu ve Apple ürünleriyle birlikte gelecek: iPhone, iPad ve Mac gibi.

watch
Apple ilk günden beri, iPhone için iOS’ta yazı tipi olarak Helvetica’yı kullanmıştır ve yine 10.9 Yosemite’den beri, Mac OS X için Helvetica adına Lucida Grande yazı tipinden vazgeçti. Neden Apple dünyanın en ünlü ve en sevilen fontu Helvetica’yı kullandı bu zamana dek? İşte şimdi daha rahat karar verebilirsiniz. 🙂

Helvetica, küçük boyutlarda zayıf:

Bu devamlı söylenen bir hâle gelmişti, nedeni ise: Helvetica’nın küçük boyutlarda, metinler için uygun hâlde bulunmaması. Mac OS X Yosemite için sistem fontları Helvetica’ya dönüştürüldüğü zaman, pek çok tasarımcı Helvetica’nın bu durum için hiç uygun olmadığını iddia etti.


hel2(Helvetica, küçük boyutlarda; özellikle arayüz tasarımları için neden berbattır?’ı özetleyen infografik.)

Eğer küçük bir boyutta metinleri yazıp, onları bulanık bir hâle getirirseniz; Helvetica’nın ne denli düşük okunabilirliği olduğunu görebilirsiniz. Apple, daha okunaklı olması adına Apple Watch’un küçük ekranında, yine küçük boyutlu metinleri okuyabilmemiz için San Francisco yazı tipini geliştirdiğini böylelikle ifşa etmiş oldu.

helveticabulanık
(Helvetica, bulanıklaştırma örneği.)

Ancak günümüzde, akıllı cihazlar kağıt baskıdan daha fazla çözünürlüğe sahip ve iPhone gibi ürünler, Apple Watch kadar küçük değil hâliyle. Peki neden Apple sadece akıllı saati Watch için değil de; iOS ve Mac OS X için sistem yazı tiplerini de değiştirdi? İşte cevap burada devreye giriyor, aslında San Francisco tek bir yazı tipi değil.

San Francisco, tek bir yazı karakteri değil:

San Francisco fontlarının ortak özelliği son derece okunaklı olmasıdır. Ancak sanılanın aksine,Apple Watch ve iOS / Mac için San Francisco fontları aslında aynı değildir. 🙂

“SF” adlı yazı ailesi iOS için kullanılır / Mac ve “SF Compakt” Apple ise Watch içindir. Bunu özellikle “o, e, s” gibi yuvarlak şekilli harflere bakarak farkı görebilirsiniz. SF Compakt, SF‘den daha ziyade düz dikey çizgilere sahiptir.

sf1 sf2

SF ve SF Compact

sanfranaile

Helvetica gibi bir yazı karkaterinde, küçük boyutlarda ‘a’, ‘e’, ​​’s’ gibi harfler bozularak okumayı zorlaştırır. San Francisco’da ise bu sorun kerning/espas değerleriyle tamamen ortadan kaldırılmış.

negative pozitif

(Ekran ve Metin yazı tipleri)

Küçük boyutlardaki metinler için kullanılan San Francisco, metin yazı tiplerinde ve ekran yazı tiplerinde daha fazla marj oranıyla tasarlanmıştır. Bu, küçük boyutlarda daha okunaklı olması için geniş bırakılmıştır.

San Francisco fontlarının bir diğer özelliği de dinamik olmasıdır:

San Francisco, büyük özelliklerinden birisi olarak dinamik yazı tipi olduğunu gösterdi bizlere. Peki bu ne demek oluyor? Sistem, otomatik olarak metin boyutuna göre kendi boyutunu seçecektir. (Web, telefon ekranı, iPad ekranı, iWatch vs. gibi)

disp

Özetle San Francisco:

Gördüğünüz gibi, San Francisco yazı tipleri özenle herhangi bir metin boyutu ve herhangi bir cihaz üzerinde; okunması kolay olacak şekilde tasarlanmıştır.

Helvetica, daha hiçbir dijital cihazlar yokken 1957’de İsviçre’de tasarlanmıştı. (Sabahtan beri bok atıyoruz ama, adam zaten bunun için üretmedi bu fontu, ona göre. Hehe.) Bildiğiniz gibi şimdi bile kurumsal türü olarak birçok şirket tarafından kullanılan ve şüphesiz Dünya’nın en büyük ve en istikrarlı font ailesinden birsidir.

San Francisco ise diğer yandan, modern bir yazı tipidir. İnanıyorum ki gelecek artık, bu teknolojik durumlara göre dinamik olarak yazı biçimleri tasarlatacak ve bu dijital çağ için “Dijital Yerli” yazı tiplerini de beraberinde getirecektir.

afontbbbcc

ddddeeeee


Not:
Bu konu ilginizi çektiyse daha önce konusunu makaleye aldığım HELVETICA BELGESELİ tam size göre, bence vakit geçirmeden bunu da izlenecekler listenize ekleyin derim. 🙂

Dipnot: Bu başından beri bahsettiğimiz yazı karakterini ücretsiz indirmek için ise BURAYA. 🙂


Çünkü “Lovemark” Olmak Bunu Gerektirir: Volkswagen

vw-usta

Volkswagen Hollanda, bu yılın Nisan ayı içerisinde Volkswagen kullanıcılarının alıştığı yüksek standartları konu alan bir reklam filmi yayınlamıştı. Reklam filmi, günlük olarak kullandığı eşyalardan “Volkswagen Standartları”nı bekleyen insanları konu alıyordu. Reklamın başlangıcında ise, bir kadının bebek arabasını test ettiği mağazada, aracın otomatik fren sisteminin olmayışını yadırgamasını gösteren bir kısım vardı. İşte o reklam filmi:

Reklama Facebook üzerinden yorum yapan bazı kullanıcılarının gerçekten bu özelliklere sahip bir bebek arabası istemesi üzerine, Volkswagen mühendisleri “So Volkswagen did.” diyerek reklamda hayal edilen fütüristik bebek arabasını ürettiler.

Kaynak:

Evinizin Her Şeyi IKEA; Ucuzluk Algısıyla Sizi Nasıl Kandırıyor?

ikea

Hiç IKEA restoranlarında yiyeceklerin neden bu kadar ucuz olduğunu düşündünüz mü?

Hayır, satın aldığınız ürünlerin montajını size yaptırdıkları için özür dilemiyorlar. Yiyeceklerin ucuz olmasının başka sebepleri var.

IKEA mağazalarının hiç kuşkusuz birincil önceliği restoran hizmeti veya geleneksel yiyecekleri değil. Hiç kimsenin aklında böyle bir algı yoktur. Ancak unutamadığımız bir gerçek var. O da IKEA restoran’da satılan yiyeceklerin ne kadar ucuz olduğu.

IKEA mağazalarının yiyecek hizmetlerinden sorumlu eski şefi Chris Spear, esas amacın IKEA’nın diğer tüm ürünlerinde de düşük fiyat politikası uygulandığı algısını pekiştirmek olduğuna işaret ediyor. Bu düşük fiyat algısını oluştururken biraz para kaybetmenin hiç de zararı yok. Zira oluşturulan bu algının geri dönüşü, yiyecekten kaybedilen paradan çok daha fazla.

Spear bu algıyı şu şekilde açıklamaya çalışıyor; “Bir koltuğun ne kadar edeceği hakkında hiçbir fikriniz yok. Bir tane beğeniyorsunuz ve fiyat etiketinde 599 TL yazıyor. Bu sizce uygun bir fiyat mı? Daha önce koltuk almadığınız için (ya da çok uzun zaman önce aldığınız için) pek fazla fikriniz yok”.

“Yemek bu kadar ucuzsa, demek koltuğun fiyatı da başka yerlere göre daha ucuz”

Speaer devamında ise algının nasıl yaratıldığına işaret ediyor; “Ancak aynı mağazada koca bir tabak yemeği 5-6 TL gibi bir fiyata satın alabiliyorsunuz. Aynı yemeğin başka bir yerde çok daha pahalı olması gerektiğini adınız gibi biliyorsunuz. Sonra çıkışta 1 TL gibi düşük fiyatlara sosisli sandviç (hot dog) satıldığını görüyorsunuz. Üstelik yanında yine yok paraya içecek ile birlikte. Sahi bir İsveç restoranında niye Amerikan ürünleri satılır? Çünkü bu ürünler normalde de tükettiğiniz ürünler ve bu ürünleri tanımlayabilir ve başkalarıyla kıyaslayabilirsiniz. Çıkarken emin olduğunuz tek şey, başka hiçbir yerde bu fiyattan daha ucuza sosisli sandviç yiyemeyeceğiniz”.

 ikea-yemekler

Gerçekten de durum böyle. Bu durum dünyadaki tüm IKEA restoran için geçerli. Avusturalya’daki IKEA’lardan ingiliz kahvaltısını 3$ gibi komik rakamlara satın alabilirsiniz. Bu parayla bir çok yerde ancak kahve içilebilir.

“IKEA’nın şirket politikası, 30 kilometre çapındaki alanda en ucuz yiyecek hizmeti sunabilmek” diye ekliyor Spear ve devam ediyor “Tüm bu yaptıkları, düşük fiyat politikasına sahip oldukları algısını daha da pekiştirmek. Bu şekilde yiyecekten zarar ederken size 1000 liralık bir mobilyayı satabiliyorlar. Bu stratejiyi başka markalar da farklı şekillerde uyguluyor. Ancak yiyeceği kullanarak mobilya ve ev eşyası satma fikri oldukça ilginç ve ilginç olduğu kadar da başarılı”.

IKEA hiçbir şey satın almayıp sadece yemek yemeye gelenlere de pek üzülmüyor. Çünkü bu hesaplanmış ve öngörülmüş bir zarar aslında. Ayrıca sizin sadece gelip yemek yiyip dönmeniz IKEA’yı aksine mutlu ediyor. Neden mi? Çünkü elbet bir gün orada satılan bir mobilyaya veya başka bir ürüne ihtiyacınız olacak. Eğer orada yemek alışkanlığınızdan dolayı sürekli IKEA restorana gidiyorsanız, bir gün muhakkak alışveriş de yapacaksınız. Zira bu markaya zaten olumlu duygular besliyorsunuz ve aslında burada alışveriş yapmanız an meselesi.

IKEA sattığı ürünlerin fiyatlarında yaptığı mütevazı artışlarla, size sunduğu ucuz yemek hizmetini rahatça karşılayabiliyor. Uzun vadede düşünüldüğünde de aslında kârını arttırıyor.

Piyasadaki büyük markaların buna benzer başka akıl oyunları da mevcut. İşte size bir kaç örnek;

Yaratıcı Söylemler

Yapılan analizlere göre üzerinde “el yapımı, yavaş pişirilmiş, el ile seçilmiş, dalındaki gibi taze” şeklinde etiketleri olan ürünlerin diğer ürünlere göre satılma oranı %27 daha fazla gerçekleşiyor.

Fotoğraf Kullanımı

Restoranlar duvarlarını, daha çok satılmasını istedikleri ürünlerin fotoğrafları ile süsleyerek müşterilerini etkilemeye çalışıyorlar. Bu stratejinin uygulandığı yerlerde, vurgu yapılan ürünün satışının %30 oranında arttığı ölçümlenmiş.

Para Birimi Olmayan Etiketlerin Kullanımı

Bazı araştırmalar üzerinde TL, $, € gibi para birimi olmayan etikete sahip ürünlerin daha çok satıldığını ortaya koymuş. İnsanlar kendilerine sürekli para harcadıklarının hatırlatılmasından hoşlanmıyor anlaşılan.

Pahalı ve Ucuz Muadiller

Belirli bir ürüne vurgu yapmak ve o ürünün satışını sağlamak için uygulanan bir diğer yöntem ise, aynı ürünün çok daha pahalısını ucuz olanı ile yan yana sergilemek. Bu sayede insan beyni kıyas yoluyla aslında çok da fazla farkı olmadığı ucuz olanı satın almayı daha mantıklı buluyor.

Kaynak: http://www.normalisgood.net/

Altın Oran Yalan Mı?

altin-oran

 

Altın oran, tasarımda aslında hiç bir şey demek değil. Nedenini bu yazıdan öğrenebilirsiniz.

Sanat, mimari ve tasarım dünyasında, altın oran çok büyük bir şöhret kazandı. Le Corbusier ve Salvador Dalí gibi büyük isimler çalışmalarında bu sayıyı kullanmıştır. Parthenon, Giza Piramitleri, Michelangelo’nun tabloları, Mona Lisa, ve hattâ Apple logosunun bile bu sayıyı içerdiği söyleniyor.

Bu saçmalıktan başka bir şey değil. Altın oranın estetik yönleri şehir efsanesi, bir mit, bir tasarım dedikodusundan ibaret. Pek çok tasarımcı bunu kullanmıyor, ancak kullanıyorsa bile, büyük ölçüde öneminin olmadığını düşünüyor. Ayrıca bunun temellerini oturtacak bilimsel araştırma da yok. Altın orana inananlar, 150 yıllık bir saçmalığın matematiksel güzelliğinin peşinden gidiyor aslında.

 

altın-oran-2

 

Neden Altın Oran?

İlk kez Öklid’in Elementler isimli eserinde 2300 yıl önce tarif edilmiş olan kavramın orijinal tanımı şöyle: Bir küçük sayı, bir büyük sayıya oranlanıyor ve çıkan sonuç, büyük sayının, bu iki sayının toplamına oranına eşit çıkıyorsa, bu iki sayı altın oranda kabul edilir. Bu şartı sağlayan değer genellikle 1,6180 olarak yazılıyor. Altın oranın en meşhur uygulaması altın dikdörtgen olarak bilinen şekil, bu tam bir kareye ve oranlandığı zaman aynı büyüklük oranına sahip daha küçük bir kareye ayrılabiliyor. Bu teoriyi daha çok sayıda nesneye uygulayarak onları bölmeyi başarabilirsiniz.

Altın oran her zaman biraz eksik çıkmaktadır.

Sade bir Türkçe ile anlatmak gerekirse, elinizde iki nesne var diyelim (ya da tek bir nesne var da onu iki nesneye ayırabiliyorsunuz, tıpkı altın dikdörtgende olduğu gibi) ve yukarıdaki matematik işlemini yerine getirirseniz ve 1,6180 değerine ulaşırsanız, iki nesnenin altın oran içinde olduğuna kanaat getirilir. Yalnız burada bir sorun var. Matematik işlemini yaptığınızda altın oran 1,6180 değil, 1.6180339887… şeklinde devam ediyor, yani ondalık rakamlar sonsuza kadar gidiyor.

Stanford Üniversitesi’nde matematik profesörü olarak çalışan Keith Devlin, “Gerçek dünyadaki her hangi bir şeyin, kesin konuşmak gerekirse, altın orana uyması mümkün değil, çünkü altın oran irrasyonel bir sayıdır” diyor. Daha standart büyüklük oranları kullanarak bu değere yakınlaşmak mümkün olabilir. İpad’ın 3:2 görüntü ortamı, HDTV’nizdeki 16:9 görüntü oranı, Devlin’e göre “bu değerler etrafında dönmektedir”. Ancak altın oran değeri pi sayısı gibidir. Gerçek dünyada mükemmel bir çemberi bulmak nasıl mümkün değilse, altın oran da gerçek dünyadaki herhangi bir nesneye uygulanamaz. Yani her zaman biraz eksik kalacaktır.

apple-altın-oran

 

Mozart Etkisinde Altın Oran

Biraz fazla ayrıntıya girdik belki. 1,6180 yeterince yakın değil mi? Evet, muhtemelen yeterince yakın, keşke Parthenon veya Mona Lisa gibi belli nesneleri estetik olarak neden hoş bulduğumuza ilişkin bilimsel bir destek olsaydı.

Ama böyle bir destek yok. Devlin, altın oran kavramı ile estetik arasındaki ilişkinin temelde iki kişiden geldiğini düşünüyor, birinci kişi yanlış yönlendirimiş, ikinci kişi ise bunu uydurmuş.

İlk kişi Luca Pacioli olup 1509’da De Divina Proportione isimli kitabı yazmış ve altın oran kavramı ortaya çıkmış. Garip bir şekilde, kitabında Pacioli estetiğin altın oran esaslı teorisinden bahsetmemiş ve sanat, mimari ve tasarıma uygulanması gerektiğine değinmemiştir, bunun yerine, birinci yüzyıl Roma mimarı olan Vitruvius’tan sonra ismini alan Vitruviyen sisteminden bahsetmiştir. Altın oran bakış açısı 1799 yılında, altın oran üzerine gerçekten bir kitap yazmış olan Mario Livio’ya göre yanlış bir şekilde Pacioli’ye atfedilmiştir. Ancak Pacioli Leonardo da Vinci ile yakın arkadaş idi, da Vinci’nin eserleri 19.yüzyılda büyük bir şöhret kazanmıştı. Da Vinci De Divina Proportione’yi çizdiğinden beri, Da Vinci’nin kendisinin de son derece güzel resimlerinde altın oranı benimseyip kullandığı yolunda spekülasyonlar konuşulmaya başlandı.

Buna inanan kişilerden biri de Adolf Zeising idi. Devlin, “bu adamı gerçekten altın oranın şöhretinden ötürü kazığa bağlayıp yakmak istersiniz” deyip gülüyor.

Zeising, Alman bir psikolog olup altın oranın evrensel bir kanun olduğunu ve “tabiat ve sanattaki güzellik ve bütünlüğün en üst seviyede ruhani bir ideal olarak bütün yapılara, şekillere ve oranlara (kozmik veya bireysel, organik veya anorganik, akustik veya optik) sızdığını” söylüyor.

Bu kişi lafı çok uzatan biriydi. Zeising’in tek sorunu, hiç biri gerçekten var olmayan desenler görmüş olmasıydı. Örneğin, Zeising’e göre altın oran insan vücuduna uyarlanabilir, bunun için göbek deliğinden ayak parmaklarına olan uzaklığın, kişinin toplam boyuna bölünmesi gerekir. Devlin’e göre bunlar sadece sanal vücut parçaları ve bir formüle uydurulmuş: “İnsan vücudu gibi karmaşık herhangi bir şeyi ölçerken, 1,6’ya çok yakın olan bol miktarda orana ulaşmak mümkün olabilir”.

Yazarın kişisel çalışmasında, altın oranın kullanıldığına ilişkin bir örneğe rastlanmıyor.

Ancak bu değerin uydurulmuş olup olmadığı fark etmiyor. Zeising’in teorileri son derece popüler olmuş ve Devlin tarafından “Mozart Etkisi’nin 19.yüzyıl eşdeğeri” olarak tanımlanıyor, “klasik müzik dinlemenin zekâyı geliştirdiğine ilişkin inancın” yansıması olduğu düşünülüyor. Ancak bu kavram hiç kaybolmadı. 20.yüzyılda, meşhur İsviçreli-Fransız mimar Le Corbusier, antropometrik oranlar üzerine kurulu Modulor sisteminde altın orandan faydalandı. Dalí ustalık eserlerinden biri olan Son Yemek Ayini’ni altın dikdörtgen şekilli bir tuval üzerine yapmıştı. Bu arada, sanat tarihçileri, tarihin büyük tasarımlarına göz dikerek altın oranı Stonehenge, Rembrandt, Chatres Katedrali ve Seurat gibi eserlere uygulamaya başladı. Altın oran ve güzellik arasındaki bağlantı sanat, mimari ve tasarım dünyasında bu güne kadar uydurma bir haber olarak varlığını korudu.

 

Altın Oranı Tercih Etmek Zorunda Değilsiniz

Gerçek dünyada, insanlar altın oranı tercih etmek zorunda değil.

Devlin, Stanford’da süren ve henüz yayınlanmamış bir çalışmada üniversitenin psikoloji bölümü ile çalışarak yıllar boyu yüzlerce öğrenciye en sevdiği dikdörtgeni sormuş. Öğrencilere birkaç dikdörtgen gösterilmiş ve en beğendiğini seçmesi istenmiş. Altın oranın güzel estetik fikri ile bir bağlantısı olsa idi, öğrencilerin altın orana en yakın dikdörtgeni seçmesi gerekirdi. Ancak böyle olmadı ve öğrenciler rasgele olarak dikdörtgenleri seçti. Alıştırmayı tekrarlamaları istendiğinde, öğrencilerin farklı dikdörtgenleri seçtiği görüldü. Devlin, “yeni psikoloji öğrencilerine insan algısının karmaşıklığını göstermek için çok iyi bir yol” diyor. Ayrıca, altın oranın insanlara estetik olarak hoş bir intiba uyandıracağı izlenimi ortaya çıkmamış oldu.

Devlin’in deneyleri, altın oranı tercih etmeyen insanları gösteren tek deney değil.

Berkeley Üniversitesi, Haas İş Okulu’nda yapılan bir çalışmaya göre, ortalama olarak, tüketiciler 1,414 ile 1,732 arasında değişen değerlere sahip dikdörtgenleri tercih etmişler. Bu aralık altın orana sahip dikdörtgeni de kapsıyor, ancak tam boyutları kesin olarak tercih edilen değer değil.

Günümüz Tasarımcılarının Çoğu Onun Faydalı Olduğunu Düşünmüyor

Altın oran hakkında konuşulan tasarımcılar, altın oranın çok faydalı olmadığını düşünüyor. Richard Meier, Getty Center ve Barselona Çağdaş Sanat Müzesi’ni yapan efsane mimar olarak kariyerinin başında altın orana sahip bir mimar üçgeni kullandığını, ancak binalarını altın oranı dikkate alarak hiç bir zaman tasarlamadığını söylüyor. Telefonla yapılan görüşmede Meier şöyle diyor: “bir binayı tasarlarken daha önemli olan pek çok sayı ve formül var”. Bunlar belli boşlukların maksimum boyutta olmasını sağlayacak veya yapısal yükü belirleyecek formüller.

Alisa Andrasek, hesapsal tasarımların çevrimiçi deposu olan Biothing’in arkasındaki tasarımcı olarak, aynı görüşte olduğunu söylüyor. E-postasında, Andrasek “çalışmalarımda altın oranı kullandığımı hiç hatırlamıyorum” diye yazıyor. “Farklı sistemlere altın oranın ilave ‘çeşni’ katması için gömülmesini anlayabiliyorum, ancak tarihte yapıldığı gibi bütün yapının bu değer esas alınarak inşa edilmesi çok basite kaçmak olur diye düşünüyorum” diye görüş bildiriyor.

İtalyan tasarım ve yenilikçilik firması olan Accurat’tan Giorgia Lupi, en iyi durumda altın oranın tasarımcılara diğer başka yapısal kurallar kadar önemli olduğunu söylüyor, örnek olarak üç kuralı veriyor: belki iyi bir başucu rehberi olabilir, ama iyi tasarımcılar bu kuralı kolayca reddedebiliyor. E-postasında “pratikte kaç tasarımcının bilerek altın oranı kullandığı konusunu gerçekten bilmiyorum” diyor. “Kişisel olarak altın oranla hiç çalışmadım ve projelerimde hiç kullanmadım” diye de ekliyor.

Konuştuğumuz tasarımcılar arasında endüstriyel tasarımcı Yves Béhar (Fuseproject) muhtemelen altın orana en nazik davranan kişi oldu. “Oluşturduğumuz ürünler ve grafiklerin oranlarını gözlediğim zaman altın orana bakıyorum, ancak dogma olmaktan ziyade bilgi vermesi için” diyor. Böyle bile, altın oran aklında olmak kaydıyla bir tasarımı hiç bir zaman yürütmediğini söylüyor. “Araç olarak önemli, ancak bir kural değil” diyor.

Matematik kökenli tasarımcılar bile, tasarımda altın oranın kullanımı konusunda şüpheli. Edmund Harriss, Arkansas Üniversitesi matematik bölümünde klinik yardımcı doçent olarak çalışıyor ve yeni sanat çalışmaları üretmeye yardımcı olması için pek çok formül kullanıyor. Ancak Harriss altın oranın en iyi ihtimalle matematik kullanan tasarımcıların parmaklarındaki pek çok araçtan biri olduğunu düşünüyor. Harriss, e-posta ile görüşmede “pek çok yönüyle basit bir sayı, ve sonuç olarak bir çok yerde karşımıza çıkıyor” diyor. “Ancak estetik güzelliğin ardındaki evrensel formül kesinlikle değil” diyor.

Mit Neden Devam Ediyor?

Altın oranın estetik faydası bu kadar uydurma ise, neden bu mit devam ediyor?

Devlin’e göre bu çok basit. “Desenler görmek ve anlamını aramak için genetik olarak programlanmış yaratıklarız” diyor. DNA’mızda estetik gibi keyfe keder bir şey ile rahat etmek mevcut değil, bu yüzden sıklıkla sınırlı olan matematik algımızla bunu karşılamaya çalışıyoruz. Ancak pek çok insan gerçekten matematiği anlamıyor, veya altın oran gibi basit bir formülün karmaşık sisteme uygulandığını anlamıyor, bu sebeple kendimizin hatalarını ayıklayamıyoruz. Devlin, “insanlar etraflarında altın oranı gördüklerini düşünüyorlar, tabii dünyada ve sevdiği nesnelerde bunu arıyorlar, ancak doğruluğunu ispat edemiyorlar” diyor. “Doğal olarak içimizde olan, evrrenin şeklinden anlam çıkarma isteğinin kurbanlarıdır bunlar, matematik yetenekler olmazsa gördüğünü düşündükleri nesnelerin hayali olduğunu anlayamazlar”.

Sevdiğiniz tasarımlarda altın oranı görüyorsanız, muhtemelen bir şeyler görüyor olmalısınız.

Kaynaklar: fastcodesign.com, www.bilim.org

Nedir Bu Karşılaştırmalı Reklam?

Karşılaştırmalı reklamlar, bir markanın ürün veya hizmetinin, başka bir markanın ürün veya hizmetinden daha çekici veya daha iyi olduğunu göstermek için yapılan reklamlardır. ABD, Hindistan, Filipinler, Tayvan, Avustralya, Brezilya ve Kanada, karşılaştırmalı reklam yöntemini en çok kullanan ülkeler. Bu konuya daha temkinli yaklaşan Avrupa ülkelerinde karşılaştırmalı reklamlar yasal, ama bu reklamlara az önce saydığımız ülkelerdeki kadar sık rastlamıyoruz.

Profesyonel ve etik biçimde hazırlandığı sürece, karşılaştırmalı reklamlar tüketicilerin daha bilinçli seçimler yapmasına yarayabilir. Bununla birlikte, sürekli birbirine sataşan reklamlar ve markalar, tüketicinin canını da sıkabilir. Karşılaştırmalı reklamların en etkili biçimi, ürün veya hizmetin özelliklerini nesnel biçimde ifade etmek veya matematiksel verilerden yararlanmak. Bir markanın ürünlerinin, işlev açısından veya günlük kullanımdaki pratik açıdan daha etkili olduğuna dair bir noktanın ifade edildiği karşılaştırmalı reklamlar, satın alma esnasında o markanın tercih edilmesinde etkili oluyor.

Nesnel veya matematiksel verilerin kullanıldığı karşılaştırmalı reklamları yaparken en önemli konu, doğru ve kesin bilgi vermektir. Aslında her tür reklamda tüketiciyi yanlış yönlendirmek yasaktır ve çeşitli kurullar bu reklamları denetler. Ama konu karşılaştırmalı reklamlar olduğunda, bir başka firma, yaptığınız reklamı her tür yasal kurum veya kuruldan daha ayrıntılı ve dikkatli bir şekilde inceleyecektir. Dolayısıyla, karşılaştırmalı reklam yaparken bunu da hesaba katmak gerekiyor.

Duygusal tepki verilmesini hedefleyen karşılaştırmalı reklamlar, kasıtlı bir kötü niyet içermemeli ve rakip firmayı ezer, karalar, kötüler gibi bir hava yaratmamalı. Mesela ABD’de CocaCola ile Pepsi ve BMW ile Audi arasındaki karşılaştırmalı reklam kampanyaları yıllardır yapılmaktadır. Burada gördüğümüz, insanları gülümseten veya “ne kadar akıllıca düşünülmüş” denecek cinsten veya Türkçe’de bizim “tatlı tatlı sataşmak” diye tabir edebileceğimiz içerikte reklamlar.

Mesela, BMW ve Audi’nin yaptığı karşılaştırmalı reklamlar ABD’de o kadar biliniyor ki, artık bu firmalar neredeyse birbirlerini düşünerek reklam yapıyor diyebiliriz. Aşağıdaki billboard reklamında Audi, A4 modelini piyasaya sürdükten sonra bir reklam hazırlıyor ve reklamda A4 arabanın yanında “Sıra sende BMW” yazıyor. Bunun üzerine BMW, Santa Monica modelinin fotoğrafını kullandığı bir billboard reklamı hazırlıyor ve fotoğrafın üstünde “Şah mat” yazıyor. Burada hem arabalar karşılaştırılıyor, hem de sloganlar ve kelime oyunları üste çıkmaya çalışıyor. “Sıra Sende”ye cevap olarak “Şah mat” denilmesi gibi.

Karşılaştırmalı reklamları bu açıdan bir tür düello olarak da düşünebiliriz. Firmaların kendileriyle ilgili yapılan reklamlara cevaben reklam hazırlaması çok sık gördüğümüz bir şey. McDonalds ve Burger King, sürekli birbiriyle atışan bir başka iki firma:

Bazen bu reklamlar, rakip firmanın hazırladığı reklam tasarımının aynısını kullanıp, sloganı değiştirerek de yapılabiliyor. Aşağıda, önce Pepsi reklamını görüyoruz ve reklamın üstünde “Korkunç Bir Cadılar Bayramı Dileriz” yazıyor. ABD’de Cadılar Bayramı (Halloween)’nda insanlar tuhaf, korkutucu, gündelik hayatta çok yeri olmayan yaratıkların kostümlerini giyerler. Reklamda Pepsi, Coca Cola kostümü giymiş. Yani, Coca Cola da yılın bir günü görülebilecek, böyle acayip ve korkunç, kimsenin görmekten hoşlanmadığı bir yaratıkmış gibi algılatılmaya çalışılıyor. Coca Cola da bu reklama cevaben, Pepsi reklamındaki görseli kullanmış ve üstüne “Herkes bir kahraman olmak ister!” yazmış.

 

Araştırmalara göre, rakip firmanın adının açıkça belirtilmediği karşılaştırmalı reklamlar, ürünle ilgili bilgi içerme açısından, ayrıca ürünün faydalarını ifade etme açısından daha başarılı oluyor. Bununla birlikte, bir rakip firmanın isminin açıkça belirtildiği reklamlar daha ikna edici bulunuyor.

Karşılaştırmalı reklamlarda, rakip firmanın imajı, itibarı veya güvenilirliği kasıtlı olarak hedef alınırsa ortaya bir karalama kampanyası çıkar. Mesela Meksika’da sektöre yeni dahil olan bir yoğurt firması, ünlü bir başka firmanın yoğurtlarının kilo aldırdığını iddia eden reklamlar hazırlamıştı. Rakip firmanın adı reklamlarda geçmemesine rağmen, bazı semboller ve ifadeler hangi firmadan bahsedildiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu reklamlardan sonra, saldırılan firma hem yasal yollara başvurmak hem de yoğurtlarının kilo aldırmadığı mesajını veren reklamlar hazırlamak durumunda kalmıştır. Ünlü firmanın satışları eski seviyesine geri gelmiştir ancak yeni firma, reklamlarla artan satış oranını aynı şekilde sürdürememiştir.

Benzer biçimde, Avustralya’da bir sigorta firması, araba sigortasını bir başka firmadan çok daha ucuza yaptığına dair bir reklam hazırlamış. Ancak bu reklam daha sonra mahkeme kararıyla yasaklanmış, çünkü rakip firmanın pahalı olan araba sigorta kapsamında, diğer firmada olmayan bazı ekstra maddeler olduğu ortaya çıkmış.

Karşılaştırmalı reklamlar için kullanılan bir başka yöntem, güvenilir bir denetleyici kurulun tanıklığında çeşitli araştırmalar veya “kamuoyu yoklaması” diyebileceğimiz testler yapmak. ABD’li Dunkin’ Donut firması, insanlara gözleri kapalı olarak Starbucks ve Dunkin Donut kahveleri içiriyor ve sonuç olarak insanlar Dunkin’ Donut kahvesini daha çok beğeniyor. Bunun üzerine firma, Starbucks’la kendini karşılaştırdığı bir reklam dizisi hazırlıyor. Mesela, aşağıda gördüğümüz reklamda, Starbucks’ın yeşil önlüklerini giymiş baristalar, Dunkin Donut’ın kahvelerinin daha çok beğenildiğini duymak istemiyor.

 

Reklamlarda fiyat karşılaştırması yapmak, özellikle ekonomik dalgalanmaların ve krizlerin olduğu dönemlerde, bir şeyi fiyatına baktıktan sonra alan tüketiciler hedefimizse etkili sonuçlar verebiliyor. Ancak bu alanda, aynı türde ürünlerden veya hizmetlerden bahsetmeyerek -yani elmalarla armutları karşılaştırarak- tüketicileri yanlış yönlendiren karşılaştırmalı reklamlara sıkça rastlanıyor. Mesela X adlı bir uçak firması, aynı yere giden uçaktaki aynı grup koltuklar için “Y’nin pahalı uçuşlarına güle güle, İyi Yolculuklar” temalı bir reklam yapabilir. Ama Ankara-İstanbul için bir uçak bileti fiyatıyla, Ankara-İzmir için bir uçak bileti fiyatının karşılaştırmasını yapamaz. O zaman tüketicileri yanlış yönlendirmiş, yani kandırmış olur.

Kampanyalar için fiyat karşılaştırması yapmak dikkatli olunması gereken bir konu, çünkü bir kampanyanın süresi dolmadan, rakip firma da benzer bir kampanya yapabilir veya diğer firmadan daha çok indirim yapabilir. Bu yüzden bu tarz karşılaştırmalı reklamların kısa süreli ama yoğun biçimde çeşitli mecralarda yer alması en iyisidir. Böylece rakip firma benzeri bir kampanya yapmak için harekete geçse bile, onun kampanyası başladığında bizim reklamlarımız yayınlanmıyor olacaktır.

Karşılaştırmalı reklamlar konusunda ilginç bir nokta, reklamların etkililik derecesinin kültürlere göre değişmesi. Mesela, ABD, kapitalizmin doğum yeridir ve rekabetçi olmak, başkasından daha başarılı olunca kendini övmek, kendini öne çıkarmak doğal karşılanan tavırlardır. Ama mesela Doğu kültürleri için bu tavrın ne kadar geçerli olduğu tartışmaya açıktır. Bazı kültür ve ülkelerde kendini övmek, başarılarını açıkça ifade edip başkasını küçük göstermek “kibir” olarak da yorumlanabilir ve uygunsuz bulunabilir. Bu tavırların doğal karşılandığı kültür ve ülkelerde bile, karşılaştırmalı reklam riskli bir konu olabilir; çünkü rakip firmayla kendini karşılaştırmak ve rakip firmayı karalamak, ezmek veya aşağılamak arasında ince bir çizgi vardır. Tartışmalı değil karşılaştırmalı bir reklam hazırlamak için, aklımıza gelen fikirlerin üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor. Kötü yapılan bir karşılaştırmalı reklam, tüketicilerin tepki olarak rakip firmanın ürünlerini tercih etmesiyle de sonuçlanabilir.

(Kaynak: www.reklam.com.tr)

2014’te Öğrendiğim Logo Trendleri

Bir firmanın/markanın temeli atıldı, peki şimdi ne yapmalı? Çoğu tasarım yönü bir iş geliştirmeye yardımcı olabilir fakat firmanın duruşu her zaman için ancak bir logo, bir amblem veya onu tanıtan herhangi bu tarz işlevsellik gösteren marka adı/sloganla ancak öne çıkabilir. İnsanlardan en olası yolları, en iyi sonucu alabilirsiniz fakat yeni ve en son teknikler sanat ve tasarım dünyasında kullanılmaz bir durumda ise, maalesef diğerlerinden pek de bir farkınız zamanla kalmaz. Benim gibi araştırmayı seven/bol bol okuyan biri için yeni tasarımlara yön vermek, en başta mesleğim adına en yeniyle ilgilenmek her zaman en önde gelir. Bunun için uzun uzun derlediğim 2014’ten geriye kalan logo/amblem tasarım trendlerini sizler için tekrar derliyorum. İyi okumalar. 🙂

1. Düşük Poligon (Az Poligonlu) Logo Tasarımı

Düşük çokgen çoğunlukla 2014 yılının başlarında kullanıldı. (Hatta eğitim hayatımda 5 sene önce bir arkadaşım bu tekniği uygularken ne s*kten işlerle uğraşıyorsun demişliğim bile vardır. Keza her şeyin tekrar dönüp dolaşıp trend olduğu şu günlerde bkz: Converse sektörü gibi, bu teknik de 2014 yılında yeniymiş gibi lanse edilip hayatımızın tam ortasına oturdu. İlk bu tekniği duvar kağıtları ve daha öncesi bu tarz işleri C4D, Maya ve 3D Max gibi 3D stüdyo yazılımlarıyla birlikte gelen paket içerikte görmüştüm. Bu logolar simgeleri oluşturmak için en ünlü form hâlini aldı diyebilirim artık. (Flat design konusuna da değinmek isterdim ancak konu zaten uzunken daha da fazla karmaşıklaştırmamak adına başka bir yazımda değineceğim.)

2. Negatif Alan Logo Tasarım Trendi

Zaman zaman, logo tasarımları, güzel bir logo izlenimini sade ve şıklığına borçludur. Ya da benim deyimimle “zeka pırıltısı” göstermesiyle. Yani sadece basit anlamlı öğeleri ekleyerek, bir logo tasarımını en yalın hâliyle en uç noktalara dahi değindirebilirsiniz. Negatif alan, bu yönüyle bir logo tasarımını basit ve muhteşem yapar. Bkz: George Bokhua bu tarz logoların bence kabul edilmiş en büyük üstatlarındandır.

3. Çakışan Logo Tasarım Tekniği

Iki tasarım öğesi, bir gölgeli logo tasarımı oluşturmak için gölgeleme ile birbirleriyle örtüşen bir sistemle tasarlanmışlardır. Yeni bir teknik diyebiliriz bu konu için de. (Benim de severek takip ettiğim “long shadow” trendinin atası olarak da kabul edilebilir bu tekniğe. Örneklerle daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi eminim.

 4. Kalın ve İnce Çizgi Kullanımlı Logo Trendi

Sadece kalem aracıyla (Pen tool) çizilmiş logo tasarımlarını andırabilir ilk etapta. Bu eğilimin atası her ne kadar benim görüşüme ters düşse de ilk etapta Apple’ın iOS/MacOS gibi flat tasarıma biraz daha yakın yazılımlarında kullanılmıştır. Son zamanlarda ki özellikle Windows’ta 8 sürümüyle bu tasarım stiline bir adım daha yaklaşmış oldu. (Facebook listemdeki üstatlardan bazıları bu tarzın tamamiyle hakiki anlamda bok/çöp olduğunu savunuyorlar. Kişisel görüşümü burada açıklamayacağım. :D)

5./6./7./ Retro/Vintage/Tipografik/Kaligrafik/El Yazısı/Hat Yazısı Logo Trendi

Başlık biraz uzun oldu biliyorum ama hepsini tek çatıda toplamak istedim. Kaldı ki bu tarz işleri “Bunları daha ilk defa duyuyor/görüyorum yea.” diyen birisi de çıkmaz şu meslekte sanırım. Çıkıyorsa da bu zamana kadar kaldığı mağaradan çıkışını bir ara beraber kutlayalım. 😀 Bu konu benim de ayıla/bayıla takip ettiğim tasarım trendlerinin başında gelir. O yüzden üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Her ne kadar eskiye özlem duyulan tabela tasarımlarını andırsa da/ülkedeki “müşteri” diye hitap ettiğimiz kesime bir türlü yediremeyeceğimiz tarzların en güzeli/en özelidir. Bence de umrumda değil kimin ne düşündüğü tabii. 🙂 El yazı veya hat logosu dediğimiz bu tarzİ sofistike ve profesyonel bir görünüm vermek için genelde dövme şirketleri, oteller, kafeteryalar ve restoranlar için çoğunlukla benim gibi herifler tarafından tasarlanır. (Bu mesleği yapmasaydım ve bir ufak kafeteryam olsaydı çölde Leyla’sını arayan Mecnun gibi bu tarz iş yapan birini arardım, bu kesin.) Bu tarz işlerin çoğu, bir fontun/yazı karakterinin/tipinin devamı niteliğinde olsa da bariz el emeği olan logolardır. Bu da taklit edilmesi en zor logolardan biri hâline getiriyor bu trendi. Benim de bu yüzden üzerinde ağırlık ve yoğunluk verdiğim en önemli tasarım niteliklerinden biri hâline geldi bu durum. Yakın zamanda üzerinde çalıştığım font ailesi ve bu tarz işlerin bir yazısını da paylaşacağım sizler için, söz. 🙂 Söz konusu durum bu olunca eklemeden geçemiyor insan. 😀

8. 3D (Üç Boyutlu) Metal Efektli Trend

Bu teknik sadece araba logoları kullanılan amblemler gibi logolara metalik bir görünüm verir. Aralarında en az haz duyduğum kısımlardandır. Ha söz konusu Audi’nin halkaları olunca insan ister istemez bi’ anlık da olsa farklı düşünebiliyor. 🙂

9. Lino Kesim ve Ahşap Kesim Logo Tasarım Trendi

Bu teknik, genelde logo tasarımlarında bir derinlik ve farklı bir görünüm vermek için kullanılır. Okulda (üniversitede) böyle bir şey yapma imkanım bulunmuştu. Ancak insan içinde bulunduğu ortamın maalesef bazen kıymetini bilmiyor, her ne kadar içinde bulunduğu o anı tam anlamıyla yaşamıyor/geçiştirmek için yaşıyor olsa da. Uzun lafın kısası görmedim demeyin, benim de aklımdaki bir projede yakın zamanda yapmak istediğim bir trend.

10. Web Tabanlı (2.0) Logolar/ Degrade, Dairesel & Çizgisel Geçişli Logolar

Yine saçma bir başlık oldu ama bu tarz işleri ilk defa nitelendirerek toplayan biri benim sanırım. Artık ben bunlara böyle hitap ediyorum siz “Mahmut” deyin, “Kazım” deyin; sizin bileceğiniz iş. 🙂 Renkli eğimleri ve örgü aracı, genelde bu tarz logolar yapmak için kullanılır. Bu teknik çoğunlukla baktığımızda web tabanlı şirketler ve uygulamalar (Android/iOS vb.) için kullanılmaktadır. Ha diyecekseniz “Baskılı işlerde kullanılır mı?” valla alttaki logoların Pantone veya CMYK örneklerini özellikle bizim gibi teknolojiyi 50 yıl sonradan takip eden matbaadaki amcalarla bir tutturmayı deneyin, sonucu yorum olarak atabilirsiniz. (Bunu söyleyince aklıma da bir hikayem geldi ama yeri değil yine, kahretsin. :D) Neyse konumuza dönersek ilk severek takip ettiğim trendlerin başında bu tarz işler gelirdi. Sene 2007 falan ha, lise yıllarım. Google amca koşuyordu imdadıma, o tarz aramalardan birini buraya bırakıyorum. Ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaksınız. 🙂 Buyrun buraya tıkırdatın.

Makale çevirisi ve yorumlamalar bana aittir, kullanılan görseller/örnekler internet alıntısıdır.

Kaynak olarak kullanmak isterseniz keywords olarak: hüdami veya s1r.org yazmanız yeterlidir.

Audi Yeni Fontuyla Gönlümde Taht Kurdu

Audi‘nin benim gibi bazı yeni baskı reklamlarını yakından takip ederseniz ince bir tipografik estetiklik keşfedebilirsiniz. Otomotiv devi bu zamana dek genişletilmiş ve modifiye edilmiş Univers fontunu (yazı tipini) kullanıyordu. Audi tarafından 12 yıl önce tanıtılan bu font artık yerini AudiType‘a bıraktı.


(Üstteki eski yazı karakteri, alttaki yeni yazı karakteri.)

Aslında bazılarınıza pek farklı gelmeyecek bu iki yazı tipi. Ancak bunu tek başına durduklarında değil, her zaman yeni bir kompozisyon içinde bakmak gerektiğini unutmamak gerek. Bunu birazdan aşağıda Audi’ye ait orjinal yeni afişleri paylaşarak sizlere aktaracağım. Farkı gerçekten göreceksiniz.

Yeni yazı tipi hakkında ek açıklama:
Benim anladığım kadarıyla AudiType sıfırdan tamamen inşa edilmiş olduğu söylense de yine geçmişte iz bırakmış “Univers” karakterinin çizgisiyle devam etmekte. Onun karakteri gerçekten belli bir noktaya kadar muhafaza edilmiş olmasına rağmen, yeni yazı tipinde karakter genişlikleri ve boşluk aslında oldukça farklı. Normal ve kalın seçenekleriyle biraz daha koyu renkli, ve üst ve alt çıkıntılar küçük nokta boyutlarını en iyi şekilde okunabilmesini garantilemek için Univers karakterinden daha uzun şekilde kullanılmış. Bence hakikaten göze daha “sexy” gelen yeni bir akımı başlatmış oldular. Bir fontun basıklığı hiç bu kadar hoş gelmemişti daha önce gözüme.


(Tertemiz ve mis gibi bir etki. Olması gerektiği gibi.)


(Harika okunabirlik, sağlam görünüş ve duruş.)

Tebrikler Audi! Gönlümde yine başka bir etkiyle taht kurdun…

Tasarım Piri: Raymond Loewy

Raymond Loewy 5 Kasım 1893’te doğmuş, 14 Temmuz 1986 hayata veda etmiş, Fransız asıllı Amerikan bir endüstriyel tasarımcı.

Kendisi için Amerika’yı yeniden inşa eden adam, Streamline tasarımın efendisi ya da endüstriyel tasarımın babası, her şeyi tasarlayan adam gibi lakaplar takılsa da, bana göre yüzyılın tasarımcısı olarak kabul edilebilir.

Aktif meslek yaşamı boyunca o kadar çok fazla ve eşsiz şey tasarlamış ki Loewy hayranlık duymamak elde değil.

Loewy’nin 1910’lu yıllardan 1970’li yılların sonuna, emekliliğini ilan ettiği 87 yaşına kadar yaptığı tasarımların tamamını bu yazı içerisinde sergilemek elbette mümkün değil. Ancak adeta mühür olmuş belli başlı tasarımlarını sizinle paylaşmak istiyorum.

Raymond Loewy yaşamı boyunca hem çözüme yönelik hem de herkesin sevip beğenerek sahiplendiği tasarımlara imza attı. Bu kadar bilinir biri olmasının sebeplerinden biri bu olsa da, neredeyse mükemmel seviyede olan insan ilişkileri ve mütevazi yaşam tarzı Loewy’i başka bir yere koymaya yetiyor.

Loewy henüz 20’li yaşlarına gelmeden bile oldukça yaratıcı ve üretkendi, çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Basit kopya makineleri ve hafif uçak tasarımları bu dönemi kapsar.

Ancak açık söylemek gerekirse Loewy esas patlamayı 30’lu yaşlarında yani 1930’lu yıllarda yapacaktır. Bu dönem özellikle lokomotif tasarımları öne çıkmış ve sektöre sayısız unutulmaz tasarım ve eser sunmuştur.

Bugün hala kullanılan dizel lokomotif çekicilerinin tasarımları Loewy’nin eseridir. Ancak buharlı lokomotifleri ayrı bir yere koymak gerekli.

1930’larda Pennsylvania Railroad için tasarladığı buharlı ve elektrikli lokomotiflerin yanı sıra yine unutulmazlar arasında yer alan, ülkemizde bilinen adı ile Inter markası için traktör ve efsanevi metro hafif van (Meşhur sütçü kamyonları) tasarımlarını tasarlamıştır.

Öte yandan bu yıllarda Boeing 307 iç tasarımları ve buzdolabı tasarımlarına da imza atmıştır.

1940’lı yıllarda Loewy artan tecrübesi ile daha farklı alanlara yöneldi, yine yeni nesil dizel-elektrikli lokomotif tasarımlarını yapmaya devam etse de Electrolux için temizlik araçları ve buzdolabı tasarımları da yaptı.

En çok bilinen eserlerinden Lucky Strike logosunun tasarımını da yine bu aralıkta yaptı. Loewy’nin müşteri ilişkileri son derece samimi ve sıcaktı. Lucky Strike başkanı ile logonun satışları artırıp artırmayacağına dair parasına bahse girebilecek kadar yakındı.

Bu diğer müşterileri için de böyle oldu. Loewy müşterilerinin memnuniyetini ve mutluluklarını hep ön planda tuttu ve onlara saygı gösterdi. Elbette karşılığında da sevildi sayıldı.

Lincoln Continental, unutulmaz Studebaker Champion otomobil tasarımları yine bu dönemin ürünleri oldu. Çeşitli elektrikli traş makinesi, müzik kutusu tasarımlarını da yine 40’lı yıllarda gerçekleştirdi.

1950’li yıllar Loewy için ustalık yılları oldu. Zaten neredeyse tüm Amerikanın kullandığı ve sevdiği ürün ve araçları tasarlamanın yanı sıra ileri görüşlü ve yalın çizgisini bir üst seviyeye taşıdı. Bu döneme damga vuran tasarımlarından bazıları; Greyhound otobüs şirketi için tasarladığı efsanevi Scenicruiser, Studebaker Commander otomobil, çeşitli lokomotif ve vagon tasarımları, Coca Cola için bugün nostalji serisinde de satın aldığımız şişe tasarımları, ilk litrelik şişeler ve premix aleti, Hillman Minx ve Sunbeam Alpine marka otomobiller, çeşitli traktör, deniz motorları ve TWA’nın unutulmaz çift küreli logosudur.

60’lara geldiğimizde Loewy’nin ne duracak ne de sıkılacak bir adam olmadığını anlıyoruz. Bu dönem tasarladıkları artık endüstriyel tasarım sınırlarının dışına çıkarak yaşam tarzı tasarımına dönüştüğünü görmek mümkün, bu yıllarda Loewy Studebaker Avanti otomobilin yanında Amerikan Başkanlık uçağı Air Force One’ın bugün bile değişmeyecek dış boya tasarımına imza atmıştır.

Lansmanı 1972’de yapılan ancak kendisinin 1966 yılında tasarladığı unutulmaz Exxon logosu, Amerikan sahil güvenliği için tasarlayı daha sonra tüm dünyada bir adet haline gelen yatay yarış çizgisi boyaması “racing stripe”, New York metrosu için yaptığı vagon tasarımları, yine meşhur Spar logosu, çeşitli pul ve paket tasarımları yine 1960’lı yılların eserleri oldu.

 

70’li yıllar Loewy’nin yaşının ilerlemesi ile biraz durulmasına rağmen yine unutulmaz tasarımlara imza attığı bir başka dönem oldu.

Bu yıllarda United States Postal Service’in kartal logosu, bir klasik belki de dünyanın en akılda kalıcı eserlerinden Shell logosu,  Air France’ın sesten hızlı yolcu uçağı Concorde’un içtasarımları, NASA’nın Skylab uzay istasyonu tasarımları Loewy’in elinden çıkan diğer eserler oldu.

Bu kadar muazzam tasarım kültürü ve üretkenliğe sahip olmasına rağmen Loewy özel hayatı ile hemen hiç gündeme gelmedi. Ölmeden önce Fransa’ya dönerek ikinci eşi ile yaşamını sürdürdü. Sessiz sedasız bir törenle de defnedildi.

1992 yılında Viola Loewy ve British American Tobacco Hamburg, Almanya’da Raymond Loewy Vakfı’nı kurdu.Vakıf uluslararası endüstriyel tasarım disiplinini desteklemek ve Raymond Loewy anısını korumak için kurulmuştur ve her yıl bazı tasarımcılara  50,000 Euro yaşam boyu başarı ödülü vermektedir. Philippe Starck ve Dieter Rams bu ödülü alanlar arasındadır.

Yazı biraz uzun oldu belki ama bu olağanüstü kişilik, ve belki yüz yılda bir ortaya çıkacak üretken insanı tanımak için ancak yeter diye düşündüm, umarım siz de okurken keyif almışssınızdır.


Kaynakça: Wikipedia, The Verge, Loewy museum of industrial design, 
The Official Site of Raymond Loewy, The Wondrous locomotives of Raymond Loewy & Hasan Yalçın.

Neden Hep Aynı Tişörtü Giyiyor?

Facebook’un çok konuşulan CEO’su Mark Zuckerberg, yakın zamanda düzenlenen ve ilk kez katıldığı halka açık panelde, hakkında merak edilenleri yanıtladı. Katılımcıların merak ettiği soru arasında ilginç bir tespit de yer alıyordu: “Zuckerberg neden hep aynı tişörtü giyiyor?”

Gerçekten de Zuckerberg ne zaman medya tarafından görüntülense, hep aynı gri tişörtü giydiği dikkat çekiyor.

Zuckerberg, bu soruyu ciddi bir şekilde cevaplayarak, bunu durumu gri tişörte karşı bir düşkünlüğü olmasıyla açıkladı ve bunun daha sade bir yaşantıyı tercih etmesiyle ilgili olduğunu söyledi. Konsantrasyonunu o gün ne giyeceğine değil, Facebook’u ve hizmetlerini daha fazla nasıl geliştirebileceğine yöneltmek istediğini belirten Zuckerberg, elbette aynı tişörtü giymediğini, fakat aynı renkte birçok tişörtü olduğunu ifade etti.

O gün ne giyeceğini, nerede yemek yiyeceğini düşünmenin, boşa enerji harcamak anlamına geldiğini savunan Zuckerberg, bir tercih yaparak zamanını işine odaklanmaktan yana kullandığını söyledi.

İş hayatında zirveye gelmekle kendini şanslı hissettiğini ve bu şansın herkese uğramadığının farkında olduğunu vurgulayan Zuckerberg, bugün milyarlarca insana hitap ettiğini ve her gün uyandığında bunun sorumluluğunu hissettiğini dile getirdi. Zuckerberg sözlerini şöyle tamamladı: “Eğer enerjimi ne giyeceğim gibi işimle alakasız bir yöne sarf edersem, işime yeterince odaklanamadığını, aptalca ve havai konulara kendimi kaptırdığımı düşünürüm.”

İşine aynı mantıkla yaklaştığını düşünen Apple’ın merhum CEO’su Steve Jobs’ın da başarısının buna bağlı olduğunu sözlerine ekledi.

Dipnot: Bizimkiler giyse fakir ya da zevksiz yaftasını alamadan edemezlerdi. Ne de olsa konjonktüre bağlı geçinen ergen türk kızları ve ergen türk erkekleri. Heyhat!