“Ne B*ktan Muhabbetler!”

Pazartesi sendromu mu diyelim artık yoksa hafta sonumun iki gün üst üste “formasyon” dersleriyle suyunun çıkarılması diyelim, bugün böyle b*ktan bir muhabbete girmek istedim. Alıntımı “İnternet Ekipler Amiri” olan üstat M.Serdar K.‘dan yapacağım. Dün tesadüf üzeri (amaç değil konu tesadüf yani haha) afedersiniz sıkışmam hasebiyle malum okul tuvaletinde meşhur okuduğum gazete ve dergilerimi bulamayınca ister istemez cep telefonuma sarıldım yine. Taharet musluğuyla ilgili birkaç ilginç anısını anlatan arkadaşım vardı, aklıma esip “search” ettiğimde harika bir yazıyla karşıladı yine üstat. Ondan alıntı yaparak size o muhteşem makaleyi paylaşıyorum. (Çok b*ktan muhabbet demeyin, okuyun; okutun! Siz de seveceksiniz.)

“Tuvaletin mi geldi? Önce bunu oku!

Bizde anlamı malum gerçi ama yine de hatırlatayım; bahsedeceğim tuvalet o bildiğimiz tuvalet. Yani hela, memişhane, yüz numara, kenef ayak yolu, WC, abdesthane gibi birçok farklı isimle andığımız mekan. Yoksa tuvalet aynı zamanda -bizim genelde abiye dediğimiz- gece kıyafetleri ya da vücut temizliği için kullanılan maddeler için de kullanılıyor. Bir kelimenin bunca farklı anlama sirayet etmesi ilginç.

Öncelikle aklımızda bulunması gereken, (çok büyük bir sağlık sorunu yoksa) hepimizin büyük ve küçük tuvaletini yapıyor olduğu. Daha açık bir tabirlehepimiz işeyip, sıçıyoruz. Üstelik hepimizinki çok fena kokuyor ve bu süreçte aynı derecede garip, komik sesler çıkartıyoruz. Cumhurbaşkanları da pop yıldızları da siz de ben de; hepimiz bu yolun yolcusuyuz.

Bu ortak sır genel sohbetlere pek konu edilmediğinden diğerleri o küçük odalarda ne yapıp ediyor bilemiyoruz. En fazla kendimizden yola çıkarak tahmin yürütebiliyoruz. Oysa antik Roma veya Uzakdoğu kültürlerinde olduğu gibi toplu tuvalet alışkanlığımız olsaydı eminim bayağı eğlenirdik.

Her insanın ‘doğal ihtiyacı’ olan bu duruma dair konuşacak, yazacak bütün konular ikircikli.

Mesela basurdan çeken arkadaşlarımdan dinlediğim hikayeler eminim size de ilginç gelirdi. Ya da (neredeyse) her erkeğin ortak sonu prostat ve ona bağlı haller…

Modern yaşamın tuvaletle ilgili dertleri bambaşka. Aklımdaki ilişkili bir diğer yazı için epeydir not tutuyorum. Tuvalet demişken kısaca değinmiş olayım yine de:

  • Taharet borusu / hortumu denen şeyin varlığına anlam vermek mümkün mü? Yani olaydan sonra (aynen yukarıdaki Romalılar gibi) temizliğini ezelden beri suyla yapan bir toplumun klozetine senelerceekstra bir hortum almaya ihtiyaç duymasını nasıl açıklarız? Koca Türk klozet endüstrisi tuvaletlere o su mekanizmasını çok yakın bir döneme kadar neden entegre edememiştir? Bu endüstriyel tasarım ve mühendislik adına utanç verici (ah o taharet boruları nice fantastik anılara şahittir!)
  • Alaturka tarz tuvaletlerin sifon ile hala barışamamış olması da bana hep ilginç gelmiştir. Yazacağım o yazı için epeydir bu tip tuvaletlerin fotoğraflarını çekiyorum. Sifon her durumda sakil, garip, oraya ait değil gibi. Bütünleşememiş, kabul görmemiş. Hatta kimi yerlerde yok bile. Hep eğreti, hep aykırı, hep bozuk…

    Modern dünya dertleri

    Frenkçeye yeni yerleşen ‘first world problems‘ terimini çok seviyorum. Bu terim üstüne bir sunum hazırlamakla meşgulüm. O kadar bereketli bir mesele. Özünde müreffeh (refaha ulaşmış) bireylerin dünyanın ana sorunlarıyla karşılaştırınca komik kaçan dertlerini tanımlıyor. Konumuz tam olarak bu kategoriye ait olmasa da ucundan ilgili diyebiliriz.

    Normal şartlarda her tuvaletten sonra sifon çekiyoruz. Eğer yeni nesil iki kademeli sifonlardansa her tuvalet sonrası tercihimize (daha doğrusu ‘mamülün’ vehametine) göre 3 ile 6 litre arası su harcıyoruz. İstanbul’un su tarifesine göre hesaplayınca yemek kadar çıkartmanın da hatırı sayılır bir bedeli olduğunu anlıyoruz. Kabaca bir hesapla ayda en az 5 liramız tuvalete gidiyor (Tek başımıza yaşamıyorsanız bu rakamı kişi sayısıyla çarpın).

    Bunun aile bütçesine; daha da önemlisi doğal kaynaklarımıza yüklediği bedeli düşününce en ufak tasarruf yöntemleri bile önemli hale geliyor.

    Çözüme yönelik en ilginç girişim birkaç sene önce Brezilya’dan gelmişti. O dönem Twitter’da tanıttığım kampanyada devlet halka sabah tuvalet yerine duşta işemelerini salık veriyordu. Televizyon reklamına bakalım:

Sabah ya da akşam; ne zaman banyo yapıyorsak tuvalet yerine duşta işeyerek 4 kişilik bir evde ciddi bir su tasarrufu yapmak mümkün. Rakama vurunca her gün duş alıyorsanız bu yöntemle günde 20; ayda 600 litre tasarruf edebilirsiniz. Hane başına ayda 600 litre su tasarrufu azımsanacak oran değil. Bunun ülke ekonomisi ve doğal kaynaklarına yansımasını düşününce hele.

Üstelik çişten iğrenmeye de gerek yok. İnanması zor gelse de çiş sterildir. Mikrop ve bakteri içermez. Vücudunuz her adımda filtre etmiş, temizlemiştir (inanmazsanız doktorunuza danışın). Bu yüzden susuz kalanlara zor durumda kendi çişini içmesi salık verilir. Tedavi için kullanan bile vardır (bunları seneler önce Türkçe’ye çevrilen Çişteki Mucizekitabından okumuştum ama itiraf ediyorum şimdiye dek çişimi içmişliğim yok. Epey eğlenceli bir kitaptır; alıp karıştırmanızı tavsiye ederim).

Maskeleme aracı olarak sifon

Romalı ve Uzakdoğulular topluca, yan yana, çatır çutur tuvaletini yapmaktan çekinmemiş ama bugün durum farklı. Özellikle işyerinde ya da benzeri ortak tuvaletlerde obüs topu gibi patlamak hoş karşılanmayabilir. Sanki bir tek bizimki ses çıkarıyor gibi garip bir endişeye kapılırız.

Mahçup edici bu doğal efektleri bastırmanın genel taktiğiyse (ne yazık ki) sifon çekmektir. Bağırsakta öbeklenen miktar ve kümelenme durumuna bağlı olarak bu yöntem birkaç kere tekrar edilebilir. Yani her def-i hacet için su tüketimi 20-30 litreye çıkabilir.

Modern dünyanın bu israfına karşı bir ilacı da var elbet. iPhone çağının meşhur deyimiyle: There’s an app for that!

Su israfını ve ona karşı kuraklığı önlemek için çalışan Çin merkezli Thirstderneğinin Thirst Flusher adlı ücretsiz iPhone uygulaması dübür sesini sifonla bastırma tutkunlarına akıllıca bir alternatif sunuyor.  Uygulama sayesinde tuvalette sifon (ve benzeri kurtarıcı) sesleri çıkartmak için ekrandan seçim yapmak yeterli. Her kullanımdan sonra Thirst Flusher ne kadar su tasarrufu yaptığınızı gösteriyor. Her tuvalet seansında çifte rahatlama hissi…

Tuvalete giderken aklınızda bulunması dileğiyle…”

Gelen yorumların birinde de, yine konuyla ilgili çok hoş bir animasyonu da buraya eklemek istiyorum.

Bir “Dicitıl Eycınsi” Çöküşü Daha

“Sosyal medya iletişiminde markaya zarar vermemek için olası iletişim kazalarına dikkat etmemiz gerekiyor.” diye başlıyor üstat.

” Pazarlamacı, iletişimci ve reklamcılar olarak adına çalıştığımız şirketlerin ürün ve hizmetlerini etkili bir şekilde satmak gibi bir misyonumuz var. Bunu kimi zaman bir TV reklamıyla, broşürle veya e-postayla; kimi zaman da sosyal medya kanallarındaki bir iletiyle yapıyoruz. Büyük resme katkıda bulunacak değer yaratma çalışmalarının hepsini aslında müşterinin zihninde güçlü bir anı parçacığı yaratıp bu alanda bir ihtiyacı olduğunda akla gelen ilk veya en güçlü ürün ve hizmet olmak için yapıyoruz.
Bunu yaparken bazen küçük iletişim kazaları olabiliyor. Ancak bazı kazalar gerçekten büyük ve toplumun hassasiyetlerinden ve dinamiklerinden bihaber ve masabaşında kendini toplum mühendisi zanneden kişiler tarafından yapılıyor. Üstelik gerçek hayatta söylendiğinde veya yapıldığında başlarını ağrıtabilecek şeylerin sosyal medyada fütursuzca, akıllarından geçen birçok şeyi filtreleme gereği duymadan”sosyal medya ajansları (kısaca dicitıl eycınsi veya kıreytıf eycınsi) veya uzmanları”(!)’ınca söylenmesi veya yapılması esasında yaratıcı bir yaklaşım veya cool bir reklamcı tavırından çok kişisel fikrim olarak gerçekten abesle iştigal.
Bunun gibi iletişim kazalarını ya da tam anlamıyla iletişim enkazları konusunda sizinle 3 örnek paylaşmak istiyorum;

Onur Air Faciası

Bunun gibi bir iletişim faciası ilkine 2011 yılında Onur Air’de şahit olmuştum. Van depremi sırasında alacağı like sayısı oranında Van depremzedelerine bağış yapacağını belirten Onur Air daha sonra aldığı şiddetli tepkiler sonrasında kampanyasını sona erdirmek zorunda kaldı.
Kampanyayı sona erdirmesi yetmezmiş gibi üstüne kendini haklı çıkarmak için “özrü kabahatinden büyük” tadında bir açıklama yayınlamıştı.

İş Bankası Faciası

İş bankası örneğinde ise İş Bankası’nın sosyal medya ajansı tarafından “81 like’a 81 Orman” sloganıyla her yüz like’a bir ağaç dikmek üzere kurgulanmış bir kampanya düzenlenmişti.

21 bini geçen kampanya sonrasında  yaklaşık 215 adet fidan dikilmişti. Düşünsenize tanesi bir kaç TL olan bir  fidan dikmek için İş Bankası sizden 100 like istiyor, ne kadar cömertce değil mi? Bunun üzerine sevgili üstat Uğur Özmen tepki olarak 5 Ağaçlık Orman başlıklı detaylı bir yazı yazmıştı. Detayları Google amcaya aratarak okuyabilirsiniz. Bu süreçte bu kampanyayı yapan sosyal medya ajansının aynı zamanda alanında bir çok takipçisi olan Uğur Hoca’yla iletişime geçme ve aksi konuda ikna etme çabası ve iletişim tonu da ayrı bir enkazdı.

… ve son olarak geçtiğimiz 5 Aralık tarihli Wanda Digital Faciası

5 Aralık Kadın Hakları Bildirgesi Günü vesilesi ile Wanda Digital’in resmi Twitter hesabı üzerinden paylaştığı görsel, sosyal medyada tartışma konusu oldu.

Ajans sosyal medyada yükselen tepki sonrasında yayınladığı tweet’i kaldırmak zorunda kaldı ve sonrasında bir özür mesajı yayınladı.

Özrün ne kadar samimi olduğunu da ajans çalışanlarının kişisel hesaplarından attıkları tweetlerden anlayabileceğinizi umuyorum.

Ayrıca görselin başka bir yerden (ç)alıntı olduğunu görünce de şimdiye kadar Türkiye’nin sayılı sosyal medya ajanslarından biri olduğunu düşündüğümüz Wanda Digital gibi  bir ajansa yakıştıramadım(!) doğrusu.

İletinin yaklaşımına baktığımızda tecavüz normalleştirilerek cinayete dikkat çekilmeye çalışılmış gibi gözükse de aslında çok sığ ve kadın olgusunu aşağılayan bir iletişim tonu kullanılmış ve sözde dikkat çekilmek istenen konu toplumun bir kesimince kadını aşağılamak için kullanılan “Nefes Alsın Yeter” söylemiyle yapılmış. Bir çamaşırdaki lekeyi o çamaşırı tekrar lekeleyerek çıkartamazsınız değil mi?
Bir çok büyük markanın sosyal medyasını dolayısıyla itibarını emanet ettiği bu ajans o markaların iletişim kurmak istediği toplumun %50’sini aşağılayarak toplumun diğer %50’sinin dikkatini çekmeye çalışması ne kadar doğru? Üstelik  işlerinin bir parçası kriz yönetimi olan bu ajans (wandadigital) kendilerini eleştiren twitter’daki @vilivonka hesabını kapatarak bu krizi yönetmeye çalıştı. Hizmet verdiği markaların krizlerini nasıl yönettiğini açıkçası çok merak ediyorum.
İletişim mesajlarını bir  yaydan fırlatılan ok gibi olduğunu düşünüyorum, iyi düşünülüp doğru planlanmamış hamleler geri dönülemez enkazların oluşmasına neden olabiliyor, tabi yayı tutan ellerin bu enkazların altında kalma olasılığının yüksek olduğunu  yadsımaması gerekiyor.”

Kaynaklar: BrandTalks, MediaCat, M. Durak.